Epigraf, Uzak Ülke projesinin elemanıdır

Anne ben öldüm. | Bora Örçal

Bir Ölünün Güncesinden / Emre Sururi


-tanıdığım tek Décadent'e-


I.Bölüm

Karım Etel'le evliliğimizin 30. senesine girmiştik, herşey iyi
gidiyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, özellikle yedinci senemizden sonra bu
işi yürütemeyeceğimize inanmaya başlamıştım ama Etel'in sonsuz sevgisi ve
sabrı, bir çok imkansızı olur kıldı.

Bir üniversitede fizik profesörüyüm, öğrencilerim genelde beni
severler; arada sırada oğlumdan duyduğum "taze" esprilerle sınıfı genelde
"sıcak" tutarım. Benim gibi unutkan -ki gerçekten de çok unutkanımdır-, yaşlı
başlı bir profesörün en sıkıcı anlarda patlattığı cinsellik imalı laflar,
herkesin hoşuna gidiyor, zaman değişti!

Gençliğimde böyle değildim pek; ağır başlı, "molla" türünden biriydim,
Cumhuriyet'in öğretmeni olmak en büyük idealimdi, hala da öyledir ya, işte ne
bileyim, daha temizdik sanki o zamanlar, herkes kişilik sahibiydi, ya da o
zamanlar da "çürük elma"lar vardı da, bu zamanki kadar değildi sayıları. Zaten
bu senenin sonunda emekli olup, Isparta'ya yerleşmeyi düşünüyorum, ben
gittikten sonra buralarda ne kadar çürürlerse çürüsünler, umurumda değil!
"Benden sonrası tufan" mı demişti birileri, öylesi bir şeyler işte benimkisi
de, ama yaşlandık artık, hayatı hafiften almak lazım, "Nerede o eski idealist
Behzat!" diye sataşan eski arkadaşlarıma, takma dişlerimi çıkartıp, dişsiz
ağzımla karşılık veriyor, "o güzelim dişler nerede hani nerede, sen asıl ondan
haber ver / küçük tansiyonun 7-8 olduğu günler nerede, nerede ah, hani
nerede?..." serzenişini eski bir şarkının güftesi yapıp söylüyorum.

Zor zamanlar bunlar, e artık ben de, takdir edersiniz ki, eskisi gibi
değilim. Bir fakülteden diğerine bile ortada mola vermeden varamıyor oldum,
hemencecik yoruluyorum. Sonra bir de şu unutkanlık meselesi var, öyle zamanlar
oluyor ki, sınıfın ortasında, ağzım açık, öğrencileri bana tebessümle bakar
buluyorum, tabii kaç dakikadır bu halde durduğumu allah bilir!

Çok şükür ki, evde bir nebze daha rahatım: Etel benim her huysuzluğuma
katlanıp, her işte yardım ediyor, onsuz ne yaparım bilmiyorum, bilmediğim
gibi, bilmek de istemiyorum. O hap senin, bu hap benim, yaşayıp gidiveriyoruz
işte (ev haplardan geçilmez oldu: kırmızı hap tansiyona, mavi hap günde iki
kere tok karına, pembe haplar Etel'in, ben içince başım ağrıyor..) Öyle
kötürüm filan olduğumuz sanılmasın, ama ne bileyim, her sene, öncekilere bir
iki hap daha ekleniveriyor.

Bundan yaklaşık iki hafta kadar önce, çalışma masamın başında oturmuş,
aklıma takılan bir yorum üzerinde düşünüyordum ki, kalbimin sıkıştığını
hissettim. Daha önce hiç kalp krizi geçirmemiştim fakat, bizim ailenin
erkeklerinin neredeyse tümü kalp krizinden gittiğinden, pek hazırlıksız
yakalandım sayılmaz. Bir elimle gömleğimin düğmelerini açarken, diğeriyle de,
kalp hizasında sıkı bir masaj uyguladım. Biraz toparlanır gibi olunca da
aşağıya, Etel'e seslendiğimi hatırlıyorum en son.

Kendime tekrar geldiğimde, odada hala tek başımaydım ve sancı geldiği
gibi, belirsiz bir biçimde gitmişti. Hatta öldüğümü bile düşündüm ama bu bir
anlık bir düşünceydi ve havada kayboldu.

Dini inançlarım pek de kuvvetli sayılmaz. Ailem de pek düşkün değildi.
Etel'le -ermeni kızıdır- evlenirken kimseden ne bir itiraz ne de hoşnutsuzluk
belirmedi. Allahtan Etel'in dini duyguları benden daha kuvvetli de, oğlumuz
Can'ı vakitlice sünnet ettirmeyi becerdik. Etel her pazar, erkenden kalkar,
siyah elbisesini geçirir üzerine ve kiliseye gider, bazen keyfim yerinde olur,
"bir rahibeyle evlenmişim!" diye takılırım ona da, "sırf senin için af
dilemeye gidiyorum bunca senedir!" diye karşılık verir.

Bunları düşündüğümü farkettim masamın başında. Ola ki ölmüştüm ve de,
böyle bir boşluğun yarattığı hayalkırıklığındaydım. Bir tebessüm belirdi
yüzümde: Ne yani, Allah olsaydı daha mı iyi olurdu! Cehennemden zor
kurtulurdum...

Sonra, Etel'i bulmaya, aşağı indim. Mutfaktaydı, akşam için yemeği
hazırlıyordu, "Biliyor musun," diye söze girecektim, beni duymadı bir an,
sonra hafifçe sıçradı yerinden, "Sen miydin?" dedi, "ödümü patlattın!"

"Ben de şimdi tam onu söyleyecektim, yukarıda bir ara kalbim sıkıştı,
içimden, işte gidiyorsun Behzat Efendi, bari çok sevdiğin karını da götür
yanında ki oğlun Can rahat yüzü görsün... Ha bir de, bir espri yapacaktım ben,
dur bakayım nasıldı... Tamam, ilahi Etel, sen adamı öldürürsün!"

Etel o gün gününde değildi anlaşılan, suratını astı, "Bu kadar
meraklıysan..."la başlayan bir sürü azar işittim sabah sabah... Benim de
suratım asıldı, "İyi," dedim, "nasıl istiyorsan öyle olsun, ben okula
gidiyorum, kütüphanede işlerim var. Beni arayan olursa söyle seni seviyorum,
iyi ki seninle evlenmişim." O andaki ciddi ortama uymadığından daha da bir
değer kazandı söylenenler, Etel yumuşadı, geldi dudağıma küçük, hani neredeyse
dostça denilecek bir öpücük kondurdu.

"Ruj izi bırakma, metresim kıskanıyor sonra..."

I. Bölümün Sonu.
Thu 22-10-98, 21:03:55

=======================================================================
II. Bölüm

Üniversiteye vardığımda herkes dışardaydı, sebebini bilmiyordum,
tanıdığım öğrencilerden birini gördüm, yanına yaklaşıp ona sordum. "Duymadınız
mı hocam, tanklar meclise girmiş," dedi, şaşırdım, sonra da kızdım. "Peki
bunun derslerinizle, bilimle olan alakası nedir? Yani dersiniz varsa sınıfta
olmanız gerekirdi, yok eğer dersiniz yok ise, o zaman da yine burada değil,
`başka bir yerde' olmanız gerekirdi" dedim, çocuk yüzüme "nasıl anlamazsın pis
bunak" ifadesiyle baktı önce, sonra "karşımdaki bin yıllık bir tecrübe anıtı,
ben de kim oluyorum"a döndü bakışları, galiba "başka bir yerde"yle neyi
kastettiğimi de anladı. Ben, "bunlar şimdi bir güzel toparlanır, eyleme
giderler" diye düşünürken, çocuk "Haklısınız hocam, ben arkadaşları
toparlayayım, bir an önce dersinize yetişelim..." dedi. "Bir an önce dersinize
yetişelim!"... Şu halde bugün onlara dersim vardı, oysa ben, kütüphane için
gelmiştim bugün okula, ve dışarda, insanlar hayatlarının ilk darbesini
yaşıyorlardı belki de! Ve yine de ders... aklımdan çıkıp gitmiş bir ders!

"Buradan sonsuza kadar integral alıp integralin içinde de
genelleştirmiş koordinatlara geçersek, tabii 0 noktasını dışladığımızı tahmin
edersiniz yoksa integral büyür büyür patlar, işte bütün bu sulandırmalardan ve
genelleştirmelerden sonra güzel bir dalga fonksiyonumuz daha olur ve bizler de
15 dakikalık bir söyleşi için gereken zaman kavuşuruz..."

Hala bön bön suratıma bakıyorlardı.

"Bakın çocuklar, sınıfta yaklaşık 15 kişi var, normal mevcudumuz kaç?
60-70 arası bir şey. Yani arkadaşlarınızın büyük çoğunluğu yok. Benim
zamanımda, yaklaşık olarak Roma'nın kuruluşuna denk geliyor, insanlar bugünkü
gibi olaylar karşısında bir şeyler düşünürdü ve bu genellikle hiç olamayacak
kadar idealleştirilmiş aptal bir elektronun, hiç gözlemlenemeyecek kadar aptal
bir dalga fonksiyonu olmazdı. Sanmayın ki fiziği horgörüyorum, işte bakın şu
kitaba, ne yazıyor? `Kuantumun ilkeleri - Behzat Kagir & Numan Denk', para
kazanmak isteseydim, en azından cinsel heyecanı olan bir roman yazardım bu
kitap yerine, tabii Numan'ı bilemem... Sonuçta, sizin karşı olduğunuz `bir
şeylere' karşı `bir şeyler' yapmanız gerekirdi... Bahçede, şaşkın ördekler
gibi güneşlenmenizi eylem olarak saymıyorsanız tabii..."

Kimse gülmüyor, gülmeliler mi bilmiyorlar...

"Demek istediğim şu ki, sizler fiziği yahut da siyaseti değil, sadece
dersi düşünen bir grup salaksınız. İşte aynen böylesiniz."

Hala boş boş bakıyorlar.

"Sene sonunda emekli olacağımı bilmesem söylemezdim belki bunları
size. Ama içimde kalsın da istemem hani. Ders bitmiştir, şimdi gidin,
dışarıdaki fotosentezine devam edin."

Bekledim... Tek bir itiraz yükselmiyor. En azından sonunda başlarını
öne eğmeyi akıl ettiler. Çürümüş sınıf, çürümüş toplum, herşey çürümüş, eh,
onların hocaları olduğuma göre, benim de çürümüşlüğüm söz konusu. Yeter bu
kadar, çık, sınıfı terket. Kütüphane'de işin vardı, git onu hallet...

Kütüphaneye uzanan yolda gençliğimi düşündüm; bir süre edebiyatla
uğraşmıştım, içinde "cinsel heyecan" olmasa da, yine de bitmiş bir romanım
vardı, karanlık bir romandı, yalnız bir adamı anlatan... Bir yayınevine
göndermiştim, geri gelmişti ben de kızıp bir yerlere kaldırmıştım. Hala
oradadır herhalde ama hatırlayamıyorum ki. Ölüm yaklaşıyor. Bugünkü sıkışma,
"Geldim, evde bulamadım"dı benim için, iyice kocadım zaten, ölsem kaç yazar?
Bunaklık had safhada, eskiden beri unutkandım ama artık makul bir sebebim de
var... Komik, insanın gençliğiyle yaşlılığı arasındaki tek farkın "ölüme daha
da yaklaştığı" olması, yoksa unutkanlık aynı unutkanlık.

Bir doçent geçti yanımdan, adama baktım da selam vermedi - "Prof.
kocayınca doçentin maskarası olurmuş" hah!. Salak heriflerle doldu etraf, ot
gibi yaşayan salak herifler, tanklar meclise girince, bahçeye çıkmayla yetinen
otlar. Götüreceksin iki üç tanesini Taksim Meydanı'na, zorla Kafka, Oğuz Atay
okutacaksın bak bir daha yapıyorlar mı, hoş, o zaman da hiçbir şey yapmazlar
ya...

II. Bölümün Sonu.
Thu 29-10-98, 01:57:09

=======================================================================
III. Bölüm

O akşam eve geldiğimde, garip bir yorgunluk vardı üzerimde. Yavaşça
kanepeye uzandım, arkama yaslandım. Televizyonda haberler olmasaydı, neredeyse
bugünkü "ihtilal teşebbüsü"nü bile hatırlayamayacaktım. Hoş, haberin yarısında
da uyuya kalmışım.

Etel'in sesi uyandırdı beni düşümden... Bir bahçe görüyordum,
içerisinde her türden bitkinin yetiştiği, neşeli insanların doluştuğu.
Ağaçlarda çocukluğumun Ispartasına münhasır badem yemişleri, bir mutlu rüya
idi içerisinden çağrıldığım... Etel şefkatle eğildi yüzüme:

- Behzat, yemek olmak üzere, istersen bir duşa gir, yorgunluğunu alır
hiç değilse.

- Haklısın Etel, bugün amma da yorulmuşum... Yaşlılık işte, şu
emekliliğim bir gelse de, gitsek, Isparta'ya yerleşsek, özledim oraları. Hani
"toprak çeker" derler ya, öyle bir özlem olmalı benimki de...

Elini yavaşça yüzüme dokundurdu, yanağımı okşadı. Etel'i ne de çok
sevdiğimi bir kez daha anladım. Pek genç sayılmazdık evlendiğimizde,
otuzlarımızdaydık, benim artık seyrekleşmeye başlamış uzun saçlarım vardı,
gençliğimde az mı dayak yemiştim saçlarım yüzünden! Bir de şimdi bak, iki tel
bulabilsem tepemde o günü yeniden doğuşum sayarım! Etel hep güzeldi ama, her
yaş ona ayrı bir güzellik getirdi. Şimdi griye kesen saçları sapsarıydı o
zamanlar... Mavi gözleri içime işlerdi - hala da işler ya... O kocaman pembe
çerçeveli gözlüklerinin ardında daha da bir büyürdü mavi gözleri, ellerimiz
bulurdu birbirlerini... 30 senenin ardından bakıyorum da, pek az şey değişmiş,
hala birbirimizden başkasını görmüyor gözlerimiz. Can da büyüdü artık, bir iki
sene içerisinde evlendiririz onu, sonunda Etel ile yıllar sonra tekrar başbaşa
kalırız, Isparta'da, babadan kalma bağı çekip çeviririm, son yıllarımızı tüm
bu karmaşadan uzak, huzur içinde yaşayıp gideriz...

Bazen, dar zamanlarımda düşünürüm, şimdiye kadar bir türlü Allah'a
tam anlamıyla inanmayı becerememiş olan benim için hiç mi "ilahi bir umut" yok
diye, sonra iki sene evvel, Etel'in şeker komasına girdiği gün gelir aklıma.
Bir akşam eve geç dönmüştüm, Can da dışarıda, arkadaşları ile birlikteydi,
kapıyı çalmıştım, kapıyı çalmıştım, açan olmamıştı, içeri girmiştim, "Etel,
herhalde komşudadır" diye düşünmüştüm salona ilerlerken, akşamın karanlığında,
salonda görmüştüm onu, halının üzerinde şuursuzca yatıyordu, hemen hastane,
komşudan rica etmiştim bizi hastaneye o götürsün diye, benim elim ayağım
tutmuyordu çünkü, kekelemeye başlamıştım, Can'a bir not bırakabilmiştim ancak,
titreyen ellerime rağmen.

- Bir on dakika kadar gecikseydiniz, yapacak hiçbir şeyimiz
kalmayacaktı. Gerçi durum şimdi de ciddiyetini koruyor fakat, hiç şüphesiz,
buraya getirdiğiniz halinden çok daha iyi. Bize beklemek kalıyor.

İşte o zaman fark etmiştim bir köşeye çekilmiş, yarım yamalak bildiğim
bütün duaları birbiri ardında sıraladığımı... o zaman anlamıştım, sevdiğini
yitirme tehlikesi başgösterdiği anda insan kendini belki de kandırmaya
çalışıp, her umuda sıkıca bağlanıyor, inansın veyahut da inanmasın.

Sonrasında Etel, hastaneden taburcu edildi, biraz daha sessizleşti,
kiliseye daha sık gitmeye başladı. Bende bir anda parlayan inanç ise, tekrar
önceki "denge konumu"na döndü. Korkuyorum Etel'i kaybetmekten, öylesi bir
felaketten sonra, onunla tekrar buluşmanın yolunun bir -tek- ihtimal,
"ahiret"ten geçtiğini düşüneceğim günün gelmesinden ölesiye korkuyorum.

Elimi Etel'in eline dayadım, dudaklarımı değdirdim, gözlerim yaşlı -bu
da yeni öğrendiğim bir şey, yaşlandıkça çocuklaşıyor insan- kucakladım
sevgili karımı.

- Hadi artık, kimbilir gene neler düşündün, yaşlı bebek seni! Hadi,
kalk da duşunu al, bugün çok mu koşturdun, gömleğine iyice ter kokusu sinmiş,
kirlilerin arasından mı almıştın yoksa sabah...

III. Bölümün Sonu
Sun 01-11-98, 22:59:49
=======================================================================
IV. Bölüm

O gün duş aldım almasına ama, ne o günkü duş, ne de iki gün sonra
çocukluğumdan beridir gittiğim Kocamustafa Paşa Hamamı'nın tellakları
çıkaramadılar üstümden o kokuyu. Üstelik adamın hırpaladığı yerlere dair
morluklar da bir türlü geçmek bilmedi. Benden yayılan koku, pek öyle ter
kokusuna benzemiyordu, hani bazı insanların vücutları kokar ya, ondan da
değildi - memleketim Isparta benim, Isparta suyunda yıkanıp da, gülsularıyla
büyüyen adamın kokmayacağını cümle alem bilir! Ama işte koku da gün be gün
artıp duruyordu. Allahtan okul da sömestr tatiline girdi de, rezil olmaktan
kurtuldum.

Rengim de iyice solmaya başlamıştı, Can, arkadaşı olan bir doktora
görünmemi direttiyse de, oralı olmadım, haplarım ve ben mutluyduk. Evden pek
dışarı çıkmak içimden gelmiyordu zaten son zamanlarda, Etel'le sabahtan akşama
oturup, sene sonu için planlarımızı yapıyorduk, o da yorulmuştu iyice,
"Behzat," diyordu, "Isparta'ya yerleşiriz yerleşmesine de, ondan önce bir
tatile çıkalım derim ben, gene Paris'e gideriz, bir hafta kalırız orada..."
Balayımızı Paris'te yapmıştık zamanında, ben Fransız yazarlarına hayrandım,
Etelse mimarisine, çok güzel günler geçirmiştik. "Neden olmasın, gideriz
hayatım, zaten çocuk da büyüdü artık, kardeş istiyor, ikinci, yok ya, biz
ikincisine de çıkmıştık, üçüncüsüne de, yani demek istediğim dördüncü
balayımızı gene Paris'te geçiririz..." Güldü Etel, güler tabii...

- Can da bir türlü kız bulamadı, dedim ansızın, baksana şey filan
olmasın...

- Behzat Bey! Sen vallahi kafayı bozmuşsun.
- E hani, nerede o zaman müstakbel gelinim?
- Varmış bir tane, bana bahsettiydi geçen gün, Aslı mı, Ayça mı neymiş
ismi.

- Sen kızın telefonunu, adresini al da, Can'dan habersiz nişanı
yapalım. Bu bizim oğlanın kendi başına bir şey yapacağı yok. Ya, insan
düşünür, "Yahu ben doğduğumdan beri bu ihtiyarların yanındayım, bunlar yalnız
kalmak isterler arada..." diye, yok yok, Etel bana sorarsan bu çocuk bana
çekmiş...

- Hadi canım sen de... Hayatımda senin kadar ince düşünen birisini
daha görmedim.

- Sahi mi diyorsun... Seni şimdi öperdim ama doktorun ne dediğini
biliyorsun...

- Gittin değil mi şu Can'ın arkadaşına?

- Yok canım, ne işim var benim Can'ın arkadaşıyla, benim dediğim, şu
tansiyonumu ölçtürttüğüm fakülte doktoru... Hem sen onu bunu bırak da, söyle
Can'a, kızı getirsin, elimi öptürtsün, verdim gitti olsun...

IV. Bölümün Sonu
Sat 30-01-99, 21:53:29
=======================================================================
V. Bölüm

Bizim Can, kızı getirene kadar, kızın adı da Aslı'ymış bu arada, bir
hafta beklemek zorunda kaldık. Bu bir haftada, artık Can'ın ısrarlarına
dayanamayıp, doktor arkadaşına gittik, "Behzat Beyamca, hoşgeldiniz," dedi
beni görünce, yaklaştı, elimi öptü, meğer bizim Numan'ın oğlu Soner'miş! Can
şaşırdığımı görünce, "hatırlamadın mı baba, kırk kere dedim sana, bizim Soner
doktor oldu diye, gel bir gidelim diye de sen o kadar ayak direttim." "Oğlum,"
dedim, "ne bileyim ben o Soner'in bu Soner olduğunu. Soner Bey evladım, şu son
zamanlarda bir ağırlık çöktü üzerime, hem dalgınlık hem de yorgunluk karışımı
bir şey bu bizimkisi... Zati öteden beri unutkanım ama, ne bileyim işte, bir
de çok affedersin, kokmaya başladım son günlerde, insan içine çıkamaz
oldum..."

Soner Doktor, gömleğimi çıkarttırdı, kalbimi dinledi, sonra bir şeyler
bir şeyler daha yaptı. Bu Soner sık sık bize gelirdi küçükken, beni çok
severdi. "Behzat Beyamca, kalbiniz iyice yorulmuş, bayağı bir dinlenmeniz
gerekiyor... ikinci dönem okula gitmeyin de, bir an önce emekli olmaya bakın.
Şu koku meselesine gelince... neden olduğunu bilemeyeceğim fakat yedikleriniz
vücudunuza ağır geliyor olabilir, sebze diyeti uygulayın bir müddet, eğer
geçmezse, sizi bir başka arkadaşa göndeririz..."

Teşekkür ettik, ayrıldık Soner'in yanından. Ben Can'ı kırmayıp,
doktora kadar gelmiştim, şimdi sıra onda idi: en kısa zamanda Aslı
hanımkızımızla müşerref olacaktık...

Aslı'nın geleceği gün Etel her zamankinden iki kat daha telaşlıydı...
Ayaklarını yatakta bırakıp, kanat takmıştı sanki mübarek... Beni de
ayakaltında fazla istemediğinden, çalışma odama götürdü, sağolsun, benden
habersiz, komşumuz Mehmet Bey'i de çağırmış, satranç takımı dizili, Mehmet
Bey'i beklerken buldum masanın başında... Biz oturduk, Mehmet Bey'le,
oyunumuza başladık, ikinci oyunun ortalarındaydı, Etel kahvelerimizi de
getirdi, yahu ne çok seviyorum ben bu kadını! Mehmet Bey purolarından bana da
ikram etti, beraber tellendirdik birer tane...

Sonra ne kadar zaman geçti bilmiyorum, kafamı bir kaldırdım ki, akşam
olmuş, ortada ne Mehmet Bey, ne de satranç takımı var, ben kanapeye uzanıp
uyuyuvermişim, biri de, kim olacak, biricik Etel'imdir herhalde, üstüme bir
pike örtmüş... Aşağı inip, mutfağa, Etel'in yanına gittim, son hazırlıkları
tamamlamak üzereydi, "Uyuyup kalmışsın," dedi, "Mehmet Bey de olmasa, vallahi
akşama kadar o halde iki büklüm kalırdın... Oğlan telefon etti az önce; yola
çıkmışlar, geliyorlarmış..."

- Aman iyi, iyi... Gelsinler de bir an önce yemeğe oturalım, çok
acıktım...

- Biz oğlanı evermekten bahsediyoruz, şu adamın düşündüğü şeye bak hey
Yarabbi!..

- Ne yapayım, çok acıktım işte...
- Doktorun söylediklerini unutma... Sahi son zamanlarda rengin yerine
gelir gibi oldu...

Kapı çaldı o sırada, Etel, bütün tezcanlılığıyla, önden fırlayıp açtı.
Sesler, sesler, sesler... Ben daha salona yeni varmıştım ki, Can beni sordu,
görünce de, "Aslı, sana babamı tanıştırayım, baba bu da Aslı" deyip, kızı
yanıma kadar getirdi. Kız uzandı, öptü elimi, peki, öpsün bakalım, "berhudar
ol yavrum" dedim, adettendir ya... şunlar bir evlenseler de, ben de Etel'i
alıp Isparta'ya gitsem, gitsem, gitsem...

Salona kurulduk ardından, Etel yemeği hazırlamak üzere mutfağa gitti,
giderken Can'ı da çağırdı yanında, yardım etmesi için. Bilmez miyim Etel'imi!
Kızın ilk beş dakikalık raporunu yetiştirmezse o gece uyuyamaz... Kız bana
bakıyordu, neydi, tamam, Aslı.

- Eee Aslı kızım, anlat bakalım, nasıl tanıştınız Can'la...
- Şey, bir gün ben Can'ların bölüme gitmiştim, bizim bölümdeki bir
sınava fazladan asistan gerekiyordu, işte Can da yardım etti o gün,...

- Şu tesadüfe bak! Bizim Etel'le tanışmamız da buna benzer bir şekilde
olmuştu!...

- Siz de mi öğretim görevlisiydiniz o zamanlar?
- Hayır, o sıralarda yüksek lisansımızı yapıyorduk, sonra bir gün,
laboratuarda küçük bir yangın çıkmıştı falan... uzun hikaye..

Sohbet böyle yumuşak yumuşak akıp gidiyordu...

- ...Evet, anlıyorum peki hiç şey düşünüyor musunuz, yani şeyi..

Can ve Etel ortalarda görülmüyorlardı hala, ben ise neden bahsediyor
olduğumu çoktan unutmuştum... Gözüm sürekli açık olan televizyona kayıyordu:
Meclis bahçesinden yayın yapıyorlardı yanlış hatırlamıyorsam... Önceleri kızın
dediklerini dinlemeye çalıştım fakat bu giderek zorlaşıyordu..

- ...evet, evet, Aslı, peki sonra?...

Birden tiz bir çığlık yükseldi Aslı'dan... O heyecan içinde "Can!"
diye bağırabildi ancak - başkaca hiçbir şey duyulmuyordu çığlıklardan...
kızcağız, sanki bir depremin tam merkezinde kalmışçasına tir tir titriyordu...
Sakinleştirmeye çalıştım, daha da korktu; o sırada Can'la Etel de gelmişlerdi
salona, Aslı Can'ın yanına koşup, ona sığındı. "Ölmüş Can! Ölmüş!" diye
bağırıp duruyordu oysa ben oradaydım, ona bakıyor ve anlamaya çalışıyordum...
Can iyice bir sarstı Aslı'yı, Aslı biraz kendine gelir gibi oldu, "sana
babamın biraz garip olduğunu söylemiştim, ama bu verdiğin tepki düpedüz
saçmalık! Seni evine bıraksam sanırım daha iyi olacak..."

Can, Aslı'yı bırakıp geri döndüğünde biz Etel'le oturmuş
dertleşiyorduk... "Etel," diyordum, "Etel, ben galiba o gün, o kalbimin
sıkıştığı gün, hani sen mutfaktaydın, işte o gün öldüm galiba, biliyorum,
garip bir şey bu, ama olanların başkaca da bir açıklaması yok gibi geliyor
bana... vücudumun morarması, o, o koku..." Etel ise, gözleri yaşlı, bir türlü
kabul etmeye yanaşmıyordu... "olur mu öyle şey Behzat Bey!.." diyordu ve
sanırım benim çıldırdığımdan şüphe ediyordu. Can da yanaştı, yanımıza
oturdu... "Baba, yarından tezi yok, tekrar Soner'e gideceğiz, sen Aslı'nın
söylediklerine de bakma, arada sırada saçmalayıp durur işte..."

Can böyle diyordu demesine de, içimde bir yerlerde biliyordum ki kız
haklıydı, ben de ne zamandır şüpheleniyordum zaten. Kabul, biraz garip
ölmüştüm; beni tanıyanlar, böyle bir ölüme ihtimal vermediklerinden, belki de
-pek olası değil ama- "öyle ya da böyle" ÖLMÜŞ olduğumu kabule
yanaşmadıklarından, bir türlü anlayamıyorlardı, tanımayanlar ise ilk görüşte
farkına varamıyorlardı ama biraz oturup da inceledikten sonra, muhataplarının
çoktan çürümeye başlamış bir ceset olduğundan kesinlikle emin oluyorlardı...
Bunları kabullendikten sonra da geriye bir tek sorun kalıyordu, o da cesedimi
nereye saklayacağım.

Bu iş için az uğraşmadım değil, fakat, ne Etel izin verdi buna, ne de
Can. Cesedimi, bıraktığım her yerde buldular ve onu tekrar geri getirdiler...
"Babam eskiden böyle değildi," diyor Can şimdi, merak ve biraz da üzüntüyle
durumumu soran arkadaşlarına, "son zamanlarda üniversite onu çok yormuştu..."

Bana gelince: sonunda cesedimi saklayacak bir yer bulamayacağımı
anladım ve belki de, yapılacak en iyi şeyi yaptım; onu yanımda taşımaya
başladım...

1.2.1999

Emre Sururi
Kişisel Arşiv


Emre Sururi'nin 'Bir Ölünün Güncesinden' hikayesi
http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=417
Emre Sururi tarafından, 08/04/2001 tarihinde gönderildi.
Epigraf: Online Türkçe Edebiyat Arşivi | http://epigraf.fisek.com.tr

epigraf     Bir önceki eser:   Düşleri Bile Çarmıha Geriyor Yaşam / Mehmet Batur
<<< -- Rasgele bir eser -- >>>
   Bir sonraki eser:   Kapı / Emre Sururi