Epigraf, Uzak Ülke projesinin elemanıdır

Anne ben öldüm. | Bora Örçal

Düşleri Bile Çarmıha Geriyor Yaşam / Mehmet Batur


1.

34 AU ... plakalı bir arabanın içindeyim. Ehliyetim yok, zaten
araba kullanmayı da bilmiyorum (yüzmeyi de bilmem aslında).

Kafam çok karışık: Lâle'yi düşünüyorum. Lâle'nin resmini düşünüyorum
aslında, resminden fazlasını görmedim henüz. Belki de sadece aşkı düşünüyorum,
benden başka herkesin adı gibi bildiği şu malum hikayeyi. Tuğba'yı anımsadım,
sanırım ona aşıktım. Lisedeydi, evet... Tek kelime bile konuşmamıştım.
Defalarca rüyamda gördüm, oturduğu sitenin bahçesinde sabahladım -hatta o,
dışarda geçirdiğim ilk geceydi. Ağlamış mıydım? Mutlaka, hâlâ becerebildiğim
tek şey bu belki de. Gitti değil mi sonra (Tuğba değil, onun bedeninde
yaşattığım aşktı giden); bir çeşit terkedilişti bu da: Tülden beyaz bir
geceliği çıkarır gibi sıyrıldı bedeninden. Sigara dumanı gibi havada dağıldı
ve kayboldu. O zamanlar sigara içmezdim. Belki bu yüzden öldüğünü, ya da ne
bileyim, geri dönemeyeceği kadar uzak bir yere gittiğini sanmıştım. Onca yıla
rağmen hiçbir şey eksilmedi içimde. Her an bir köşeyi dönerken aniden karşıma
çıkabilir diye ürkerek yürüyordum sokaklarda. Ama değişen hiç bir şey olmadı.
Lâle hariç! Lâle hariç!..

- Niye susuyorsun?

Serap!.. Bir an onu unuttum.

- Hiç, düşünüyordum.

Kahretsin, yanlış cevap! Neyse ki bu sahneyi daha önce oynamıştık.

- Nereye gidiyoruz? dedim.

- Bu yolun üzerinde herhangi bir yere... Gülümsedi; neden bu kadar
güzel, gülümsemesi yani? Gülümsemesine çıldırdığımı çok iyi biliyor.
Gözlerimi kaçırdım, yola baktım, E-5'te olmalıydık. Aslında ben fazla şeritli
bütün yollara E-5 derim. Bunu da biliyor! Her şeyi biliyor, saklanmak imkansız
ondan. Yola bakıyor. Bazen aynaya.

- Sen düşünmeye devam et o zaman.

Sen düşünmeye devam et!.. Ne yani, düşündüklerimi de mi dinliyorsun?

Sakallarım kaşınıyor. Yolunda gitmeyen bir şeyler var, değil mi?
Biri, adı sanı unutulmuş bir tanrı: uykudan uyanmış sanki. Beni arıyor;
yok, çoktan buldu. Cezalandırıyor... cezalandıracak. Allah'ım, buna hazır
değilim! Aslında hiç bir zaman hazır olamam. Lâle!.. Lanet olsun, zamanım
varken bütün esmer kadınları öldürmeliydim! Cesetlerini yakıp, küllerini
bir tutam tütünle karıştırıp adını unuttuğum o kağıda sarmalı ve içmeliydim.
Dumanıyla daireler bile çizebilirdim. Sonra bütün gücümle üfler yok ederdim.
Çok geç!

Yusuf'un söylediğine göre İstanbul'daymış; Bayram tatili için gelmiş.
Yusuf'un ailesi de tatile gitmiş. Beni eve çağırmıştı ama işim olduğunu, ancak
bayramın ikinci gününde gelebileceğimi söylemiştim. Ekmiştim yani Yusuf'u
Serap için.

(Tamam, duydum; ama şimdi olmaz. Gördüğünüz gibi yalnız değilim.)

- Ne var arkada?

- Hiçbir şey. Biri geldi sandım.

- Ne?! Nereye geldi biri?

- Uff, karıştı. Bu evdeyken söylenirdi.

Yine gülümsedi. Bunu yasaklayabilirdim aslında, öldürüyordu çünkü
beni gülümsemesi.

İki taneydiler. Arkada oturuyorlardı. Biri -Serap'ın arkasında
oturan- camdan dışarıyı seyrediyor, diğeri bana -enseme, boynuma,
omuzlarıma bakıyordu. Bir şey söylemesini bekledim. Susuyordu. Bu oydu,
hani odama geldiklerinde ayakta duran, kitabı karıştıran; susmasından
tanıdım, ve bakmasından. Lâle, dedim. Sonra ben de sustum. Elini uzatıp
saçlarımı okşadı. Serap'ın gülümsemesi gibi bir şeydi bu; içim boşalır gibi
oldu Serap'ın bir de susması vardır, yüzünde acının bütün adlarını
okuyabilirsin. Bunu bir kaç kere içimden geçirdiğimi anımsıyorum. Bağdaş
kurup sallanması; ona değilse bile bu sallanmalarına aşık olduğumu korkmadan
iddia edebilirim. "Git, demektir, söylenmesi gereken her şey söylendi, artık
git."

Neden çıkamıyorum buradan? Söyle, neden? Kader mi bu? "Değil." Evet,
değil; kader olsa değiştirilebilirdi, bir yerlere bir tünel kazılıp
kurtulunabilirdi belki. "Bunları halletmiştin hani?" Hiçbir şeyi
halledemedim ben. Varoluşum evrensel bir beceriksizlikle açıklanabilir
ancak. Ne aşık olabildim ne de kurtulabildim aşktan. Bak şu yanımda oturana,
bütün kadınlığıyla duruyor orada ama, elimi uzatıyorum: Boşluk!.. Ya Lâle;
uzakta, ta Ankara'da... "Gelmemiş miydi?" Tamam, şimdi burada. Ne fark eder,
uzanamıyorum ona. Lanet olası bir şey kolumu tutuyor, bırakmıyor. Sakatım
sanki, yaşamdan yana tutmuyor ellerim. Bırak öpmeyi, bir kere görebilseydim...
bilmiyorum, herhalde... "Daha fazlasını isterdin." İsterdim tabi, hakkım bu
benim! İkimiz de biliyoruz ki hiç kimse benim gibi bakamaz ona. İçimdeki
sızıyı duymuyor musun? Sen benim düşümsün, bunu duyabilirsin. "Söyleyecek
bir şey bulamıyorum. Bağdaş kurup sallansam, bu bir anlam taşır mı?" Allah
belanı versin! Düşümde bile çaresiz miyim yani?

- Mehmet.

- Ne?.. Geldik mi?

- Hayır. Şeyden bahsetsene biraz.

- Kim?

- Neydi adı... Lâle.

- Neden... niye merak ediyorsun?

- Anlaşmamızı unuttun mu?

- Anlaşma mı!

- Evet, hani anlatacaktık herşeyi...

- İyi de, anlatacak bir şey yok ki. Aşık filan oldum, o kadar.

Yine gülümsedi!

- Gülme, bunda gülecek ne var allahaşkına! Birden yüzü asıldı.
Sustu. Susma, susma n'olur! Buna daha fazla dayanamıyorum. Bütün
anlaşmaları işkence altında imzaladım ben. Hiç bir kozum yoktu elimde.
Onların mutlu olmak için oynadıkları bütün o oyunlardan benim defterim
"kaybedilmiş haklar" diye sözetti. O defteri ben yazmadım Serap! Trabzon'daki
o lanetli evin oturma odasından iteklediklerinde beni dünyaya, boynumda asılı
duruyordu zaten. Bütün yaşamım o defteri okumakla geçti, orada yazanları
oynamakla.

"Saçmalamaya başladın gene. Utanmasan "bu onların suçu" diyeceksin." Sus!
Bu kimsenin suçu değil, ben sadece yalnızım, o kadar.

Adını bilmediğim bir viyadüğe girdik.

- Serap.

Cevap vermedi. Ne düşünüyor? Kıskanmış olamaz. Yoksa olabilir mi?
Hayır, eninde sonunda o da bir düş. Neden susuyor?

- Serap.

- Ne?

- Sen de bir düşsün, değil mi?

- Evet, öyleyim.

- Benim düşüm, değil mi?

- Evet, senin düşünüm ben.

- Öyleyse kır direksiyonu.

- Ne?

- Bu yolun üzerinde herhangi bir yer, öyle değil mi? Geldik işte.
Sağa kır.

Sustu.

Göstergenin ibresi yüz yirmi civarındaydı. Viyadüğün ortasını geçtik.
Belki vazgeçmeliydim. Belki yüz altmışa kadar beklemeliydim. Belki gerçekten
güzeldi yüz altmış kilometreyle giderken öpüşmesi.

"Mehmet!" Yüzü bembeyaz olmuştu. Korkuyordu. Ben? Hayır. Üşüyor muyum?
Hayır. Demek ki ölüm soğuk falan değilmiş. Viyadük bitiyordu. Düşünmeye vakit
yoktu artık.

- Mehmeeeeet!

İki elimle direksiyona sarılıp bütün gücümle kendime doğru çektim.
Direksiyonu bırakmıştı. Oysa direnebilirdi, bana engel olmaya çalışabilirdi.
Sadece çığlık attı. Araba yol kenarındaki parmaklıkları delip boşluğa
fırlayana kadar sadece o anlamsız çığlığı dinledim. Sonra yine sustu. Ön
camdan yıldızsız geceyi seyrettik beraber. Yüzyıl önce, boğazda bir yalının
bahçesinde mehtabı seyredip birbirine şiirler okuyan iki aşık gibiydik, öyle
değil mi? Öyle değil mi adamım! Bak, düşleri bile çarmıha geriyor yaşam. Cevap
vermedi. Onun da yüzü kaskatı olmuştu. Düşler kaskatı olmuşlardı.


2.

Başım ağrıyordu. Akşamdan kalmaların dışında, intihar ederek
ölenlerin de başının ağrıdığını öğrendim böylece. Gözlerimi açtım. Başım
cama yapışmıştı. Hareket edebilir miydim? Başımı geri çektim. Kapının
kilidine kadar uzanan bir yol oluşmuştu camda, kıpkırmızı bir yol. Benim
kanımdı bu. Ürperdim. Bir an ölmemiş olabileceğimi düşündüm. Hızla şoför
koltuğuna döndüm. Serap! Ön camdan kopan büyük bir parça boğazına girmişti!
Midem hareket etmeye başladı. Hemen başımı çevirmezsem kusabilirdim.
Kımıldayamadım, sanki boynum tutulmuştu, sanki boynum buz kesmişti. Saçları,
boynu, omuzları, kan içindeydi. Ölüydü! Yüzünü göremiyordum. Kafası cama doğru
düşmüştü. Elimi uzattım. Saçlarına dokundum. Hızla başımı çevirdim. Ağlıyor
muydum?

Evet dostum, söylediğim gibi, hâlâ becerebildiğim tek şey... Arkama
döndüm. Orada değildi. Nereden geldiğini anlayamadığım bir telaş kapladı içimi.
Kapıyı açmaya çalıştım. Araba havaya uçabilirdi. Neden bilmiyorum, arabanın
havaya uçmasından korktum. Ne yapıyordum ben?! Kapı açılmıştı. Durdum.

- Bak ona!

- Ölmedin demek.

- Bak ona!

- Hayır, bunu yapamam.

- Bak!.. Onu çarmıha geren yaşam değil, sensin.

Arabadan çıktım. Arka kapıya dayandım. Yere basınca sağ ayak
bileğimde büyük bir acı duydum. Dengemi kaybettim. Yere düşerken elimi
tuttu ve kapıya dayanmama yardım etti. Yüzüne bakamıyordum. Ondan
utanıyordum. Serab'a da bakamadım tekrar, ondan da utanıyordum. Yerde
dikiz aynasının parçalarında yansıyan yüzüm... Utanıyordum... Elimle
gözlerimi sildim, montumun kolu yırtılmıştı.

- Ne yapacağım şimdi?

- Deftere bak, ne yazıyorsa onu yap.

- Defter?

- Evet, defter. Sahne senin, rolünün hakkını ver.

Yaşıyorum!

Sol kolumu omzuna attım. Yavaş yavaş oradan uzaklaştık.

...


- Araba aşağıda.

- Belki hâlâ yaşayan birileri vardır.

- İnelim hadi.

- Polis geldi.

- Memur Bey, araba aşağıda.

- Tamam, ambulans çağırın. Siz, benimle gelin. Yardıma ihtiyacımız
olabilir.

- Bir kız var. Ölmüş komserim. Kafası kopmuş.

- Vah anaam! Allah taksiratını affetsin.

- Ambulans gelmiş komser bey.

- Komserim, bu kapı açık.

- Biri daha mı varmış arabada?

- Camda da kan var.

- Etrafa bakın. Fırlamış olabilir.

- Bakın komser bey, bira şişesi bunlar.




3.

Bir kaç tepe aştılar birlikte, çimenlerde kan izleri bırakarak.
Mehmet'in kolu omzundaydı Davku'nun. Başındaki şiddetli ağrıdan başka ne
vardı aklında? Ölü bir kadın... Uzak bir kadın... Uzak bir ülke... ve
kolunun altındaki düş. Canı sıkılıyordu yaşamın. Ekseni etrafında düzgün
olmayan çizgilerle daireler çiziyordu. Konuşmuyordu Davku. Bir otoyola
çıktılar.

- Nereye gidiyoruz? dedi Davku; Mehmet düşündü.

- Bu yolun üzerinde herhangi bir yere olabilir mi?

- Yusuf'a gidelim. Yalnızdır şimdi. Orada dinlenirsin. Yaralarını
sararız.

- Olur.

Olur! Herşeye "Olur". Yürüyelim. Yusuf'a gidelim. Serap öldü, onu
unutalım. Lâle İstanbul'da, onu da unutalım. Ne düş ne gerçek, acımasızca
dökülüyor herşey karınca yuvalarına, unutalım, direnemeyiz yaşama, unutalım.

- Gerçek olan neydi biliyor musun? Tuğba'ydı; evet, gerçekti o. Ondan
sonrası sadece zaman. Ve şimdi Lâle, bütün günahlarımın cezası gibi asıldı
boynuma. Kahretsin, onu daha görmedim bile!

- Konuşarak kendini yorma.

Sanki susunca çok dinleniyorum!

Ankara'ya gitmeliyim.

Uyuyan adam fotoğrafı. Düşünen adam fotoğrafı. Kıvranan adam
fotoğrafı. Tutunamayan adam fotoğrafı. Ve bir kanapede kıvrılmış Leman
okuyan Lâle... Ve bir araba koltuğunda yatan ceset!
Ve...........
Kan çekimi. Kan uyuşmazlığı... gibi asla bir araya gelemeyen iki
yalnızlar. Yapışkan örümcek ağları: AŞK! Tutunamayan adamın yapışkan
ağlarda çürümesinin hikayesi. Tutunamayan adamın ağlara atlamakta
gösterdiği anlamsız cesaret. Uyumalı herkes, rüyalar görülmeli. Başım
çok ağrıyor. Sağ ayak bileğim tutmuyor. Lâle benden habersiz, Lâle
İstanbul'da. Serap öldü. Serap öldü? Serap... öl-dü!

- Ne yapıyorsun, dur?!

- Bırak beni. Sökeceğim, bütün çarmıhları sökeceğim! Yalnızlığa
işkence etmeli, acı çektirmeli ona. Kadınlara kalmamalı dünya. Dünya!..
Ağlayarak yere çöktü Davku'nun kollarında. Betonun üzerinde kıvrıldı,
dizlerini ağzına çekti; "Lâle!.." dedi heceleyerek ve kesik kesik.
...

- Kalk hadi. Saat bire geliyor. Yusuf'a gitmeliyiz.

Uyudum mu ben? Lâle...

Merdivenleri Davku'nun kucağında çıktım. Kapının önüne gelince beni
yere indirdi. Duvara dayandım. Sağ ayağımı yere basmamaya özen gösteriyordum.
İçerden sesler geliyordu. Yalnız kalınca arkadaşlarını çağırmış olmalıydı.
Zile basıp basmamak arasında bocalamaya başladım. Zil çalmaya başladı. Ben
basmamıştım. Vazgeçtim. Hemen orayı terketmeliydim. Bir an boş bulunup
sağ ayağıma dayandım. Merdivenlerden düşmek üzereyken parmaklıklara ancak
tutunabildim. Kapı açıldı. Başım hâlâ dönüyordu. Ağırlığı sol ayağıma verip
doğruldum ve arkama döndüm.

- Kimi aradınız? dedi bir ses. Yüzüne baktım. Lâle! Başım çatlamak
üzereydi. Düşünemiyordum.

- İyi misiniz? dedi. Cevap vermeliydim. Konuşamıyordum. Bir şeyler
olmalı, hem de hemen! Yusuf geldi. Beni görünce birden telaşlandı, neler
olduğunu, bu saatte orada ne aradığımı sordu. Başka sorular da sordu ama
hemen hiç birini duyamadım. Lâle'yi iterek dışarı çıktı. "Sağ ayağıma
dikkat et" diyebildim.

- Kaza mı geçirdin? Ne oldu Mehmet?

Cevap veremedim. Kapıda, ince metal gözlüklerinin arkasından şaşkın
gözlerle bizi izleyen Lâle'ye bakıyordum. Ensemden alnıma kadar bütün kafam
sanki yüzlerce testereyle kesiliyormuş gibi sızlıyordu. Yüzümde pıhtılaşmış
kanın ağırlığını duymuyor, sadece ona, Lâle'ye bakıyordum. İçeri girip bize
yol verdi. Yusuf'un omzuna yaslanmıştım, yavaş adımlarla biz de içeri girdik.
Salonda oturan insanlar vardı. Hiçbirine bakamıyordum. Bayılmak üzere olduğumu
düşündüm. "Yusuf, dedim."

- Tamam Mehmet, kendini yorma.

- O mu? diye sordum. Gözlerime baktı.

- Evet.

- Lâle...

Yusuf omzuna çöken ağırlığı farkedince Mehmet'in bayıldığını anladı.
Orhun'un da yardımıyla koltuğa oturttular. Yusuf ve Orhun'un dışında Mehmet'i
pek tanımıyorlardı. Bir kaç defa görüşmüşlerdi, o kadar. Hepsi birbirlerine
bakıyor, sebebini anlayamadıkları bir suçluluk duygusuyla kıvranıyorlardı.
Orhun Yusuf'a baktı:

- Ambulans falan mı çağırsak, dedi.

- Kolonya var mı, dedi Lâle Yusuf'a.

- Arkandaki dolabın içinde olacak.

- Buldun mu?

- Evet. İstersen odadaki kanapeye yatırın. Koltuk rahatsız.

Ebru (Lâle'nin ablası) odaya girdi. Orhun ve Yusuf Mehmet'i
koltuk altlarından kavrayıp ayağa kaldırdılar. Ebru kanepeyi açıp ucuna bir
de yastık koymuştu. Yatırdılar.

- Gazlı bez falan yok mu Yusuf?

- Bilmem, belki mutfakta vardır.

Mehmet gözlerini açtı.

- Mehmet, iyi misin?

- Daha iyi.. dedi zor duyulur bir sesle. Bira kokusu vardı. Başı
hâlâ ağrıyordu.

- Konuşabilecek misin? dedi Yusuf Mehmet'e.

- Sanırım...

- Ne oldu, anlat. Araba mı çarptı?

- Araba? Bilmiyorum. Bu gün günlerden ne?

- Bugün bayram. Birinci günü.

- Bayram... Birinci gün.

- ...

- Hastaneye gitmemiz gerek.

- Hayır, sadece biraz başım ağrıyor.

- Orhun, mutfaktaki ecza dolabına bak, orda Vermidon olacaktı.

Lâle girdi. Elinde ıslak bir bez ve geniş bir tabak vardı. Bora da
girmişti. Mehmet yattığı yerde doğruldu.

- Sen uzan, yüzünü temizleyelim, dedi Orhun.

- Yüzümde ne var?

- Kanlanmış biraz.

- ...

- Yusuf'un arkadaşı mı? diye sessizce sordu Lâle Bora'ya.

- Evet, dedi Bora, yakın arkadaşlar.

Yusuf geldi. Haplardan iki tane verdi. Odayı boşalttılar.

(Dış kapı açıldı; gidiyorlar. Eğlencelerini bozdum. Evlerine
gidiyorlar. Yusuf'la Orhun yanıma gelecekler. Sorular soracaklar. Neler
olduğunu merak ediyorlar çünkü. Bir yalan uyduracağım onlara. Lâle'yi
düşüneceğim sadece. Sadece Lâle'yi. Resimlerden daha güzeldi, değil mi?
Resimler... Düşler? Düşler çarmıha gerilmediler, göğe çekildi onlar. Vakti
geldiğinde yeniden inecekler. Ve ben o minarede bekliyor olacağım onları.
Biliyorum, bekliyor olacağım.)

Mehmet Batur
Mizan dergisi, sayı 1


Mehmet Batur'un 'Düşleri Bile Çarmıha Geriyor Yaşam' hikayesi
http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=416
Emre Sururi tarafından, 08/04/2001 tarihinde gönderildi.
Epigraf: Online Türkçe Edebiyat Arşivi | http://epigraf.fisek.com.tr

epigraf     Bir önceki eser:   Aşk Dökümü / Cengiz Erdem
<<< -- Rasgele bir eser -- >>>
   Bir sonraki eser:   Bir Ölünün Güncesinden / Emre Sururi