Epigraf, Uzak Ülke projesinin elemanıdır

'Acı çekiyor,' dedi. Sesi gözlerini yaktı. | Alfred Bester, Kaplan! Kaplan!

21. Yüzyılın Arifesinde Ani Bir Manifesto / Uno Bomber


"Endüstriyel Sistem Yıkılmalıdır"

* Giriş *
Sanayi devrimi ve sonuçları insan soyu için bir felaket oldu. Bu
sonuçlar "gelişmiş" ülkelerde yaşayan bizlerin yaşamdan beklentilerimizi
oldukça arttırırken toplumun dengesini bozdu, yaşamı anlamsızlaştırdı,
insanları aşağılamalara maruz bıraktı, yaygın psikolojik acılara (Üçüncü
Dünya'da fiziksel acılara da) yol açtı ve doğal dünyayı şiddetli zarara
uğrattı. Teknolojik ilerlemenin devam etmesi durumu daha da kötüleştirecek;
insanları daha büyük aşağılamalara maruz bırakıp, doğal yaşamda daha fazla
zarara sebep olacak; büyük olasılıkladaha fazla bozulmaya ve psikolojik
acılara yol açacak; belki de "gelişmiş" ülkelerde bile fiziksel acıların
artmasına neden olacak.
Endüstriyel teknolojik sistem, devam edebilir veya yıkılabilir. Eğer
devam ederse, sonunda psikolojik ve fiziksel acılar daha düşük seviyelere
inebilir, ancak uzun ve acı dolu bir alışma döneminden sonra ve insanlarla
diğer pek çok yaşayan organizmayı işlenmiş birer ürün ve çark dişlilerine
indirgemek pahasına. Üstelik, sistem devam ederse, sonuçları kaçınılmaz
olacak. Sistemi, insanların saygınlığı ve bağımsızlığını elinden almayacak bir
şekilde yenilemenin veya değiştirmenin bir yolu yok. Eğer sistem çökerse,
sonuçları yine çok acı verici olacak. Ancak, sistem büyüdükçe çökmesinin
sonuçları da daha dehşetli olacağından, eğer çökecekse en kısa zamanda
çökmesinde fayda var.
Biz bu nedenle, endüstriyel sisteme karşı bir devrimi savunuyoruz. Bu
devrim şiddetli veya şiddetsiz olabilir; hemen gerçekleşebilir veya birkaç on
yıla yayılarak görece daha aşamalı olabilir. Bunların hiçbirini şimdiden
bilemeyiz. Bu, POLİTİK bir devrim olmayacaktır. Amacı ise hükümetleri değil,
bugünkü toplumun ekonomik ve teknolojik temelini yıkmak olacaktır.

* Modern solculuğun psikolojisi *
Aşağı yukarı herkes çok sorunlu bir toplumda yaşadığımızı kabul
edecektir. Dünyamızın içinde bulunduğu çılgınlığın en yaygın göstergesi
solculuk olduğu için, solculuğun psikolojisi üzerine bir tartışma, günümüz
toplumunun sorunları arasında genel bir tartışmaya giriş görevi yapabilir.
Peki ama solculuk nedir? 20. yüzyılın ilk yarısında solculuk pratikte
sosyalizmle özdeşleştirilebilirdi. Bugün ise bu hareket parçalanmıştır ve kime
tam anlamıyla solcu denilebileceği açık değildir. Biz, solcu dediğimizde,
temelde sosyalistleri, kollektivistleri, "politik açıdan dürüst" tipleri,
feministleri, gay ve özürlü hakları savunucularını, hayvan hakları
eylemcilerini ve benzerlerini düşünüyoruz. Ancak bu hareketlerin herhangi
biriyle ilgisi olan herkes solcu değildir.
Çağdaş solculuğun temelinde yatan iki eğilime "aşağılık duygusu" ve
"aşırı toplumsallaşma" adını veriyoruz. Aşağılık duygusu, çağdaş solculuğun
bütününde görülen bir özellikse de, aşırı toplumsallaşma çağdaş solculuğun
yalnızca belirli bir kesiminde görülen bir özelliktir; ancak bu kesim oldukça
etkilidir.
Aşağılık duygusundan kastımız yalnızca katı anlamda aşağılık duygusu
değil, buna ilişkin özelliklerin bütün bir yelpazesidir: Kendine az değer
verme, güçsüzlük duyguları, depresif eğilimler, yenilmişlik, suçluluk,
kendinden nefret etme, v.b. Bizce çağdaş solcular böyle duygulara
meyillidirler ve bu duygular çağdaş solun yönünü belirlemede etkilidir.
İnsanların çoğu öenmli oranda uygunsuz davranışlarda bulunur. Yalan
söylerler, önemsiz hırsızlıklar yaparlar, trafik kurallarını çiğnerler,
işlerini asarlar, birbirlerinden nefret ederler ya da başka birini geçmek için
sinsi hileler yaparlar. Aşırı toplumsallaşmış birinsan ise bunları yapamaz; ya
da yapsa bile kendi içinde bir utanç ve öznefret duygusu geliştirir. Genel
ahlaka uygun olmayan duygu ve düşünceleri suçluluk duymadan yaşayamaz, "temiz"
olmayan fikirleri düşünemez. Toplumsallaşma sadece bir ahlak meselesi
değildir; ahlak başlığı altında toplanamayacak pek çok davranış normuna da
uymak üzere sosyalleşiriz. Aşırı toplumsallaşan insan topluma psikolojik bir
tasmayla bağlanır. Aşırı toplumsallaşma insanlığın, bireye yaptığı en büyük
zulümdür.
Çağdaş solun önemli ve etkili bir bölümü bu dertten muzdariptir. Aşırı
toplumsallaşmış tipte bir solcu, isyan ederek psikolojik tasmasını çıkarmaya
ve bağımsızlığını ilan etmeye çalışır. Ama bu kadar güçlü değildir. Tam
tersine, sol, kabul edilmiş ahlaki bir prensibi alarak kendisininmiş gibi
benimser ve sonra da toplumu bu prensibe uymamakla suçlar. Irklar arası
eşitlik, cinslerin eşitliği, fakirlere yardım etmek, savaşa karşı barış, genel
olarak şiddet karşıtlığı, ifade özgürlüğü, hayvanlara iyi davranmak..
Solcuların problemleri, toplumumuzun bir bütün olarak sahip olduğu
problemleri de gösterir. Kendine az değer verme, depresif eğilimler ve
yenilmişlik duygusu yalnızca solla sınırlı değil. Toplumda da oldukça yaygın.
Ve bugünün toplumu da, bizi, önceki bütün toplumlardan daha
toplumsallaştırmaya çalışıyor. Nasıl yiyeceğimizi, nasıl spor yapacağımızı,
nasıl sevişeceğimizi, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimizi bile uzmanlardan
öğrenir hale geldik.

* Güç süreci, yapay etkinlik, bağımsızlık *
İnsanlar bizim "güç süreci" adını verdiğimiz, büyük olasılıklar
biyolojik bir ihtiyaç içindedir. Bu güç ihtiyaçla yakından ilgiliyse de tam
olarak aynı şey değildir. Güç sürecinin dört öğesi vardır. Bunların en açık
olan üçüne Amaç, Çaba ve Amaca Ulaşma adını veriyoruz. Dördüncüsü olan
Bağımsızlık ise tanımlanması biraz zor bir öğe. Herkeste bulunmayabilir.
Herkesin amaçları vardır; en azından yaşamak için gereken fiziksel
ihtiyaçları karşılamak gibi: yiyecek, su, giyim, barınak, vb.. Ancak hali
vakti yerinde bir aristokrat bütün bunları çaba harcamadan elde eder. Sonra da
sıkıntı ve moral bozukluğu başlar. Yani, ciddi psikolojik problemlere
yakalanmamak için bir insan, uğruna çaba harcaması gereken amaçlara gerek
duyar ve bu amaçlara ulaşmada en azından makul bir oranda başarıya sahip
olmalıdır.
İnsanlar, fiziksel gereksinimlerini karşılamak için çabalamak zorunda
kalmadıklarında, kendilerine "yapay amaçlar" bulur. Örneğin, İmparator
Hirohito, yozlaşmış bir düşkünlüğe dalacağına, kendini deniz biyolojisine
adadı ve bu alanda hatırı sayılır kişilerden biri oldu.
"Yapay etkinlikler" kavramını şu anlamda kullanıyoruz: İnsanların
yalnızca elde etmek yolunda çaba göstermek için veya yalnızca amaca ulaşmaya
çalışmaktan edindikleri "tatmin" için kendilerinde buldukları yapay amaca
yönelik faaliyet. X amacına ulaşmak için zamanını ve enerjisini adayan bir
kişiyi düşünerek kendinize şu soruyu sorun: Eğer bu kişi, zamanını ve
enerjisinin çoğunu biyolojik gereksinimlerini karşılamaya harcamak zorunda
kalsaydı ve buçaba onun fiziksel ve zihinsel yeteneklerini değişik ve ilginç
bir biçimde kullanmasını gerktirseydi, bu kişi X amacına ulaşmadığı için
kendinde bir eksiklik hisseder miydi? Eğer cevap hayırsa bu kişinin X amacına
ulaşmaya çabalaması bir yapay etkinliktir. Hirohito'nun deniz biyolojisi
konusundaki çalışmaları gibi..
Çağdaş endüstriyel toplumda, kişinin fiziksel gereksinimini gidermesi
için asgari bir çaba yeterlidir. Önemsiz bir beceri edinmek üzere bir
eğitiminden geçmek, sonra da işe zamanında gelip, işin gerektirdiği son derece
mütevazi çabayı göstermek yeter. Bütün gerekn, makul bir oranda akıl ve en çok
da İTAAT. Kişi bunlara sahipse, toplum ona beşikten mezara dek bakar.
Çoğu insan için, yapay etkinlikler, gerçek amaçlara ulaşmaya
çalışmaktan daha az tatmin edicidir. Bunun göstergelerinden biri de, yapay
etkinliklerle çok yakından ilgilenen insanların asla tatmin olmamaları, huzur
bulmamalarıdır. Paragöz, sürekli daha fazla servet edinmek için can atar.
Bilim adamı, bir problemi bitrir bitrmez diğerine geçer. Uzun mesafe koşucusu,
kendini daha hızlı ve daha fazla koşmaya zorlar. Bu insanlar, yaptıklarının
kendilerine biyolojik ihtiyaçları gidermek gibi "fani" bir işten daha fazla
tatmin getirdiğini söyler. Bunun nedeni toplumumuzda biyolojik ihtiyacı
karşılama işinin saçmalığa indirgenmiş olmasıdır. Daha da önemlisi,
toplumumuzda insanlar biyolojik ihtiyaçlarını BAĞIMSIZ OLARAK değil, toplumsal
bir makinanın parçları olarak karşılar. Ama tam aksine, yapay etkinliklerde
bulunurken büyük oranda bağımsızdırlar.
Bağımsızlık, güç sürecinin bir parçası olarak her bireye
gerekmeyebilir. Ancak, çoğu insan, amaçları için çabalarken az çok
bağımsızlığa ihtiyaç duyar. Çabaları kendi insiyatiflerine bağlı ve kendi
denetimlerinin altında olmalıdır. Eğer insanlar, bağımsız insiyatif ve
kararlarına hiç yer bırakılmayan, katı emirlerin yukarıdan dayatıldığı bir
durumda çalışırsa, güç sürecine olan ihtiyaçları doyurulmayacaktır.
Çoğu insan için, kendine değer verme, özgüven ve güç duygusu kazanma,
güç süreci yoluyla yani bir amaca sahip olma, BAĞIMSIZ bir çaba gösterme ve
amaca ulaşma yoluyla olur. Bir kişinin güç sürecinden geçmek için yeterli
fırsatı olmazsa, bunun sonuçları, bireye ve sürecin nasıl bozulduğuna bağlı
olarak, sıkıntı, ahlaki çöküntü, kendine az değer verme, aşağılık duygusu,
yenilmişlik, depresyon, endişe, suçluluk, hüsran, düşmanlık, eşe ya da çocuğa
yönelik taciz, doymak bilmeyen bir düşkünlük, anormal cinsel davranışlar,
uyuma ve beslenme bozuklukları, v.b.. olur.

* Toplumsal sorunların kaynağı *
Biz çağdaş toplumun sosyal ve psikolojik sorunlarını şu gerçeğe
bağlıyoruz: Toplum, insanların, insan soyunun evrimleştiği koşullardan
tamamıyla farklı koşullarda yaşamasını ve daha önceki koşullarda
geliştirdikleriyle çatışan davranış kalıplarına göre davranmasını
gerektiriyor. Modern toplumun insanları maruz bıraktığı en önemli anormal
koşut, bizim güç sürecini doğru dürüst yaşama şansımızın olmamasıdır. Ancak bu
tek anormal durum değildir. Aşırı nüfus yoğunluğu, insanın doğadan
soyutlanması, toplumsal değişimin aşırı hızı ve aile gibi, kabile gibi küçük
ölçekli toplulukların yıkılması gibi faktörler de etkilidir.
Kalabalığın stres ve saldırganlığı arttırdığı çok iyi bilinir. Bugün
varolan kalabalıklaşma derecesi ve insanın doğadan soyutlanması, teknolojik
ilerlemenin sonuçlarıdır. Endüstri öncesi toplumlar ağırlıklı olarak tarımsal
toplumlardı. Endüstri toplumu şehirleri ve şehirlerde yaşayan nüfus oranını
büyük oranda arttırdı; modern tarımsal teknoloji de dünyanın daha önce
besleyemediği yoğunlukta bir nüfusu beslemesini olanaklı kıldı. İlkel
toplumlarda, doğal dünya, istikrarlı bir çerçeve ve bu nedenle de, bir
güvenlik duygusu sağlıyordu. Modern dünyada ise, tam tersine, insan toplumu
doğaya egemendir ve çağdaş toplum da teknolojik değişimle birlikte büyük bir
hızla değişiyor. Yani istikrarlı bir çerçeve yok. Muhafazakarlar aptaldır: Bir
yandan geleneksel değerlerin yıkılmasından dolayı sızlanırken, diğer yandan da
teknolojik ilerleme ve ekonomik gelişmeyi içtenlikle desteklerler.

* Özgürlüğün doğası *
"Özgürlük"ten şunu kastediyoruz: Güç sürecini, yapay etkinliklerin
yapay hedefleriyle değil, gerçek amaçlarla ve hiç kimsenin, özellikle de
hiçbir büyük kuruluşun müdahalesi olmadan yaşayabilme fırsatı. Özgürlük,
kişinin (ya bir birey ya da küçük bir topluluğun üyesi olarak) ölüm kalım
meselelerini kontrol edebilmesidir; yiyecek, giyecek, barınak ve çevresinden
gelecek her türlü tehlikeye karşı savunma. Özgürlük güç sahibi olmak demektir;
diğer insanları kontrol etmek için değil, ancak kendi yaşamının koşullarını
kontrol etmeye yarayan güç. Biri kişinin üzerinde bir güce sahipse, bu güç ne
kadar iyi niyetli, hoşgörülü ve müsaadeci olursa olsun kişi özgür değildir.
New England'daki kızılderililerin çoğu monarşiyle yönetiliyordu ve
İtalyan Rönesansı sırasında şehirlerin çoğu diktatörlerin kontrolü altındaydı.
Ancak bu toplumların tarihini okurken insan,onlarda bizim
toplumumuzdakindekinden daha fazla kişisel özgürlüğe izin verildiği izlenimi
ediniyor. Bu kısmen yönetici idaresini dayatacak etkin mekanizmaların
yokluğundan kaynaklanıyor: Çağdaş, iyi örgütlenmiş polis güçleri, iletişim
mekanizması, denetleme kameraları, sıradan vatandaşların yaşamları hakkında
bilgi dosyaları yoktu. Bu nedenle kontrolden kaçmak görece daha kolaydı.
Anayasa tarafından garanti altına alınan bazı haklarımız olduğu için
özgür bir toplumda yaşadığımız söyleniyor. Ancak, bu haklar göründüğü kadar
önemli değildir. Örneğin, basın özgürlüğünü düşünün. Elbette bu hakka çatmak
istemiyoruz; bu, politik gücün yoğunlaşmasını kısıtlamak vepolitik gücü
olanları teşhir ederek yola getirmek için önemli bir araç. Ancak, baswın
özgürlüğü, sıradan bir vatandaşın bir birey olarak çok az işine yarar. Medya,
çoğunlukla sistemle bütünleşmiş büyük kuruluşların kontrolündedir. Birazcık
parası olan herkes bir şey bastırabilir, bunu Internet'le veya başka bir yolla
dağıtabilir. Ama onun söyleyecekleri medyanın büyük miktardaki materyalleri
arasında kaybolacak, bu nedenle hiçbir etkisi olmayacaktır. Toplumda
kelimelerle bir etki yaratmak, çoğu birey ve küçük grup için olanaksızdır.

* Tarihin ilkeleri *
Tarihin iki bileşenden oluşan bir toplam olduğunu düşünün: Sezilebilir
bir yolda ilerlemeyen, önceden sezilemeyen olaylardan oluşan düzensiz bir
bileşen ve uzun vadeli tarihi bir akıştan oluşan düzenli bir bileşen. Biz
burada uzun erimli akımlarla ilgileneceğiz.

Birinci İlke: Eğer uzun vadeli bir tarihi akışta KÜÇÜK bir değişiklik
yapılırsa, o değişikliğin etkisi neredeyse her zaman geçici olacaktır. (Örnek:
Bir toplumdaki politik çöküntünün temizlenmesi için düzenlenen bir reform
hareketi genelde kısa vadelidir; er geç reformcular rahatlar ve çöküntü yine
topluma sızar. Söz konusu toplumdaki politik çöküntü genelde sabit kalır veya
toplumun evrilişine bağlı olarak yavaşça değişir. Normalde, politik bir
temizleme ancak yaygın sosyal değişimlere eşlik ettiğinde kalıcı olacaktır;
toplumda KÜÇÜK bir değişim yeterli olmayacaktır.) Eğer, uzun vadeli bir tarihi
akışta küçük bir değişiklik kalıcı gibi görünüyorsa, bunun nedeni
değişikliğin, akışın zaten içinde bulunduğu yönde etki etmesidir, yani akış
değişmemiş, yalnızca bir adım ilerlemiştir.

İkinci İlke: Eğer uzun vadeli bir tarihi akışı etkileyecek denli büyük
bir değişiklik yapılırsa, bu tüm toplumu değiştirir. Başka bir deyişle, bir
toplum tüm parçaların biribiriyle bağlantılı olduğu bir sistemdir ve bunun
önemli hiçbir parçasını diğer parçalarını da değiştirmeden değiştiremezsiniz.

Üçüncü İlke: Uzun vadeli tarihi bir akışı kalıcı olarak
değiştirebilecek derecede büyük bir değişiklik yapılırsa, bunun, toplum
açısından bir bütün olarak ileride getireceği sonuçlar önceden bilinemez.

Dördüncü ilke: Yeni bir toplum kağıt üstünde tasarlanamaz. Yani,
ilerideki bir toplumu önceden planlayıp, o toplumun tasarladığınız gibi
işlemesini bekleyemezsiniz.

Üçüncü ve dördüncü ilkeler insan toplumularının karmaşıklığından
kaynaklanır. İnsan davranışındaki bir değişiklik toplumun ekonomisini ve
fiziksel çevresini etkiler; ekonomi çevreyi etkiler veya bunun tersi olur
ekonomi ve çevredeki değişiklikler de insan davranışını karmaşık ve tahmin
edilemez şekillerde etkiler vb. Etki-tepki ağı açıklanmak ve anlaşılmak için
çok fazla karmaşıktır.

Beşinci İlke: İnsanlar toplumlarının şeklini bilinçli ve akılcı olarak
seçmezler. Toplumlar, akılcı insan kontrolü altında olmayan sosyel evrim
süreçleri yoluyla gelişir.

Beşinci ilke, diğer dördünün bir sonucudur. Açıklmak gerekirse:
Birinci örneğe göre, genel olarak konuşursak, bir sosyal reform girişimi ya
toplumun zaten geliştiği yolda etki eder (böylece de, sadece her koşulda
olacak bir değişikliği hızlandırır) ya da yalnızca geçici bir etki gösterir,
böylece de toplum kısa sürede eski haline döner. Toplumun herhangi önemli bir
niteliğinin gelişiminde kalıcı bir değişim gerçekleştirmek için reform
yetersizdir, dervrim gereklidir. (Bir devrim ille de silahlı bir başkaldırıyı
veya bir devletin yıkılmasını içermez.) İkinci kurala göre, bir devrim
asla toplumun yalnızca bir yönünü değiştirmez, tüm toplumu değiştirir; üçüncü
ilkeye göreyse, devrimcilerin asla beklemediği veya istemediği değişiklikler
ortaya çıkar. Dördüncü ilkeye göre, devrimciler veya ütopyacılar yeni bir
toplum türü oluştururlarsa, bu asla planlanan şekilde işlemez.

* Endüstriyel toplumda özgürlüğün kısıtlanması kaçınılmazdır *
Çağdaş insanın eli kolu bir kurallar ve düzenlemeler ağıyla
bağlanmıştır. Kaderi, kararlarını etkileyemeyeceği kadar uzak kişilerin
eylemlerine bağlıdır. Bu durum teknolojik açıdan ilerlemiş toplumlarda gerekli
ve kaçınılmazdır. Sistem işleyebilmek için insan davranışlarını sıkı sıkıya
düzenlemek zorundadır.

Sistem insanları davranış kalıplarına çok uzak biçimde davranmaya
zorlamaktadır. Örneğin, sistemin bilim adamlarına, matematikçilere,
mühendislere ihtiyacı vardır. Onlarsız işleyemez. Bu yüzden çocuklara bu
alanlarda yükselmeleri için ağır baskılar uygulanıyor.

Teknolojik toplum küçük, bağımsız parçalara bölünemez; çünkü üretim
çok sayıda insanın işbirliğine dayanır. Bir karar, diyelim ki, 1 milyon kişiyi
etkiliyorsa, her bir kişinin bu kararda 1 milyonda 1 kadar payı vardır.
Pratikte ise, kararları, kamu görevlileri, şirket yöneticileri veya teknik
uzmanlar verir. Bireyler hayatlarını etkileyen kararlara müdahale etmekten
acizdir ve bunu teknoloji toplumunda çözmenin bir yolu yoktur.

Sistem insani ihtiyaçları doyurmak için varolmaz, varolamaz. Aksine,
sistemin ihtiyaçlarına uymak üzere düzenlenmesi gereken insan davranışıdır.
Bunun sistemi yönetiyormuş gibi gözüken ideolojiyle hiçbir ilgisi yoktur. Bu
teknolojinin suçudur çünkü sistem, ideoloji tarafından değil, teknik
gereklilikler tarafından yönlendirilir. Sistem, elbette birçok ihtiyacı
karşılıyor ancak genelde, bunu yapmak sistemin yararına olduğu sürece yapıyor.
Örneğin sistem insanlara gıda sağlıyor, çünkü herkes açlıktan ölseydi sistem
işlemezdi. Asıl önemli olan insanın ihtiyaçları değil, sistemin
ihtiyaçlarıdır.

* Teknolojinin "kötü" tarafları "iyi" taraflarından ayrılamaz *
Endüstriyel toplumun özgürlük lehine yeniden düzenlenmesinin
olanaksızlığının diğer bir nedeni ise, çağdaş teknolojinin, bütün parçalarının
diğerine bağlı olduğu bütünlüklü bir sistem olmasıdır. Teknolojinin "kötü"
taraflarını atıp sadece "iyi" taraflarını bırakamazsınız. Çağdaş tıbbı ele
alalım. Tıp bilimindeki ilerlemeler, kimya, fizik, biyoloji, bilgisayar bilimi
ve diğer alanlardaki ilerlemelere bağlıdır. İleri düzey tıbbi tedaviler,
yalnızca teknolojik açıdan gelişkin, ekonomik açıdan zengin bir toplumda
bulunabilen, pahalı ve yüksek teknoloji ürünü bir donanım gerektirir.

Tıpta ilerleme, teknolojik sistemin diğer parçaları olmadan da
sağlanabilseydi bile, birtakım kötülükleri beraberinde getirecekti. Örneğin,
şeker hastalığının tedavisinin bulunduğunu varsayalım. O zaman şeker
hastalığına genetik bir eğilimi olan insanlar da diğerleri gibi yaşayabilecek
ve üretebilecekti. Şeker hastalığına karşı doğal seçim azalacak ve bu tür
genler bütün topluma yayılacaktı. Toplumun genetik yapısının bozulmasıyla
başka bazı hastalıklara karşı hassasiyet de değişecektir. Tek çözüm bir tür
öjenik (Öjeni: İnsan ırkının soyaçekim yoluyla islahına çalışan bir bilim
dalı) programı veya yaygın genetik mühendisliği olacaktır. Böylece insan,
doğanın veya şansın veya tanrının (dini ve felsefi görüşünüz neyse) bir
yaratısı değil, işlenmiş bir ürün olacaktır. Eğer büyük devlet babanın
hayatınıza şu anda fazla karıştığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, siz asıl
devlet, çocuklarınızın genetik yapısını düzenlemeye başladığında görün
olacakları..

* Devrim reformdan daha kolaydır *
Sistemde özgürlüğü teknolojiyle uzlaştıracak bir reform yapılamaz. Tek
yol endüstriyel-teknolojik sistemi tamamen yıkmaktır. Bu da devrim anlamına
gelir, ille de silahlı bir ayaklanma değil, ama toplumun doğasında radikal ve
esaslı bir değişim demektir.

Bir devrim, reformun gerektirdiğinden çok daha fazla değişiklik
içerdiğinden, insanlar devrimi gerçekleştirmenin daha zor olduğunu düşünme
eğilimindedir. Aslında belli koşullar altında devrim, reformdan çok daha
kolaydır. Bunun sebebi, devrimci bir hareketin bir reform hareketinin sahip
olamayacağı güçlü bir esin kaynağının olmasıdır. Reform hareketi sadece belli
bir sosyal problemi çözmeyi vaad eder. Devrimci hareket ise, bir defade bütün
problemleri çözmeyi ve tamamen yeni bir dünya yaratmayı hedefler; insanların
uğruna büyük risklere gireceği ve fedakarlıklar yapacağı türden bir ideal
sağlar.

* İnsan soyu dönüm noktasında *
Sistem sık sık varlığını tehdit eden belli başlı bazı problemlerle
umutsuz bir mücadeleye girişir. Bunların içinde insan davranışı üzerinde kısa
zamanda yeterli bir kontrol sağlarsa, büyük olasılıkla varlığını sürdürür.
Aksi takdirde yok olur. Bu konu gelecek 40 ile 100 yıl içinde çözüme
ulaşacaktır.

Farzedin ki, sistem gelecek 40 ile 100 yıl içinde doğacak krizi
atlattı. O zamana kadar, bu sorunların çözülmesi ya da en azından kontrol
altına alınması gerekecektir, özellikle başı çeken problem de insanları
"toplumsallaştırmak"tır, yani atalarından miras kalmış davranışları sistemi
tehdit edemeyecek duruma gelene dek insanları uysallaştırmak. Bu başarıldıktan
sonra, teknolojinin ilerlemesine karşı başka engel kalmayacak gibidir ve büyük
bir olasılıkla mantıksal sonuna doğru ilerleyecektir. Bu da insanlar ve diğer
bütün önemli organizmalar dahil dünyadaki her şey üzerinde mutlak bir kontrol
anlamına gelmektedir.

Eğer sistem yıkılırsa, bir "kaos dönemi", tarihin geçmişte çeşitli
devirlerde kaydettiği türden bir "sorunlar dönemi" yaşanabilir. Böyle bir
sorunlar döneminde nelerin olacağını tahmin etmek imkansızdır. Ama ne olursa
olsun insan ırkına yeni bir şans verilmiş olur. En büyük tehlike yıkımdan bir
iki yıl sonra endüstri toplumunun kendini toparlamaya başlamasıdır. Mutlaka
bir çok kişi, özellikle de güce aç tipler, fabrikaların yeniden çalışmasını
isteyecektir.

Endüstriyel toplum bütünüyle devrimci bir eylem sonucu
yıkılmayacaktır. Eğer sistem yıkılırsa bu ya kendiliğinden, ya da
devrimcilerin yardımcı olacağı yarı spontan bir süreç yoluyla olacak.

* Gelecek *
Şimdi, endüstriyel toplumun önümüzdeki birkaç on yıl için devam
ettiğini ve kusurlarından arındırıldığını, kusursuz işlediğini düşünelim. Bu
nasıl bir sistem olacaktır?

Öncelikle bilgisayar bilimcilerinin, her şeyi insanlardan daha iyi
başaran akıllı makinalar yapmayı başardıklarını varsayalım. Bu durumda bütün
işler iyi organize edilmiş, büyük makina sistemleri tarafından
gerçekleştirilecek ve insan gücü gerekli olmayacaktır. Makinaların, tüm
kararları insan gözetimi olmadan almasına izin verilecektir ya da insanların
makina üzerindeki kontrolü elinde tutması mümkün olabilecektir.

Eğer tüm karar yetkisi makinalara verilirse, bunun sonuçları hakkında
tahminde bulunamayız, çünkü bu tür makinaların nasıl davranacağını tahmin
etmek olanaksızz. Biz yalnızca insan ırkının kaderinin, makinaların elinde
olacağına işaret ediyoruz. Bizim iddia ettiğimiz şey şudur: İnsan ırkı kolayca
kendini makinalara bağlılığa sürüklenmiş halde bulabilir ve makinaların
kararlarını kabul etmekten başka hiçbir pratik seçimi kalmayabilir. Toplum ve
onun karşılaştığı sorunlar karmaşıklaştıkça ve makinalar gitgide akıllandıkça
insanlar onlara daha fazla karar verme yetkisi verirler, çünkü makinaların
kararları, insanlarınkinden daha iyi sonuçlar getirir. Sonunda, sistemi
işletebilmek için gerekli olan kararlar öyle karmaşıklaşabilir ki, insanalr
onları gereğince yapacak kapasitede olmayabilir. Bu aşamada makinalar etkin
bir kontrol sahibi olacaktır. İnsanlar makinaları pat diye kapatmayacaktır,
çünkü onlara öyle bağımlı hale geleceklerdir ki, makinaları kapatmak intihar
anlamına gelebilecektir.

Diğer yandan, makinalar üzerindeki insan kontrolününün elde tutulması
da mümkündür. Bu durumda, ortalama insan kendine ait arabası ya da kişisel
bilgisayarı gibi bazı makinaları kontrol edebilir, ancak geniş sistemlerin
üstündeki kontrol seçkin bir azınlığın elinde olacaktır. Bugün de olduğu gibi.
Ama iki farkla. Gelişmiş tekniklere bağlı olarak seçkin kesim kitleler
üzerinde dahafazla kontrol sahibi olacaktır ve insan emeği artık gerekli
olmayacağından, kitleler sistem üzerinde gereksiz bir yük olacaktır. Seçkin
kesim acımasız olursa kitleleri yoketme kararı bile alabilir.

Şimdi de bilgisayar bilimcilerin yapay zeka geliştirmeyi
başaramdığını, insan gücünün gerekli olduğunu varsayalım. O zaman bile
makinalar gittikçe basit işleri daha çok ele geçirecek; böylece işsizler
ordusu gittikçe büyüyecektir. İş bulanlardan ise gittikçe daha çok şey talep
edilecektir: Gittikçe daha fazla eğitime ihtiyaçları olacak, daha fazla
yetenkli, daha güvenilir, sağlıklı ve itaatkar olmaları gerekecektir; çünkü
gittikçe daha büyük, dev bir organizmanın hücreleri haline geleceklerdir.
Prestij ve güç için bitmez tükenmez bir rekabetin olduğu bir gelecek toplumu
düşleyebiliriz..

Yukarıda özetlenen senaryoların tüm olasılıkları sergilemediğini
söylemeye gerek yok. Bunlar yalnızca bize olsı gelenler. Ama bizim
söylediklerimizden daha hoş hiçbir mantıklı senaryo aklımıza gelmiyor.

* Strateji *
Devrimcilere düşen iki önemli görev var: Endüstriyel toplumdaki
toplumsal gerilimi ve istikrarsızlığı arttırmak ve teknoloji ile endüstriyel
sisteme karşı bir ideoloji yaymak. Sistem yeterince istikrarsız ve gerilimli
olduğunda, teknolojiye karşı bir devrim mümkün olabilir. Buradaki yöntem,
Fransız ve Rus toplumlarında da devrimden önceki birkaç on yılda gittikçe
artan zayıflama ve bunalım belirtileri olarak görülüyordu.

Fransız ve Rus devrimlerinin başarısız olduğu yolunda biritiraz
yükselebilir. Ancak çoğu devrimini iki amacı vardır. Birinci amaç, toplumun
eski yapısını yıkmak; ikincisi ise, devrimciler tarafından öngörülen yeni bir
toplum kurmaktır. Fransız ve Rus devrimleri yeni bir toplum kurmayı (iyi ki!)
başaramadılar, ancak eski toplumu yıkma konusunda oldukça başarılıydılar.
Bizim tek amacımız varolan toplum yapısını yıkmak.

Ancak bir ideoloji, coşkun bir destek alabilmesi için, olumsuz bir
idealin yanı sıra, olumlu bir ideale de sahip olmalıdır: Bir şeye karşı olduğu
kadar, bir şeyden yana olmalıdır. Bizim önerdiğimiz olumlu ideal Doğa'dır.
Yeni, Vahşi Doğa: Yeryüzünün, insan yönetiminden, denetiminden ve
müdahalesinden bağımsız olarak canlılarıyla birlikte varlığını sürdürmesi
ideali. Vahşi doğaya insan doğasını da dahil ediyoruz, yani bireyin organize
toplumun düzenlemelerine tabi olmayan ama şahsın, özgüriradenin ya da tanrının
(dini ya da felsefi görüşlerinize bağlı) bir yaratısı olan işlevlerini.

Doğa birçok nedenden ötürü tam anlamıyla mükemmel bir teknoloji
karşıtı idealdir. Doğa teknolojinin tam karşıtıdır. Doğa kendi başının
çaresine bakar: O, tüm insan toplumlarından çok daha önce ortaya çıkan
kendiliğinden bir yaratıydı. Ancak, Endüstri Devrimi'nden sonra insan
toplumunun doğa üzerindeki etkisi yıkıcı olmaya başladı. Doğa üzerindeki
baskıyı kaldırmak içinözel bir sosyal sistem yaratmak gerekmiyor. Yalnızca
endüstriyel toplumdan kurtulmak yeterli.

Devrim, uluslararası ve dünya çapında olmalıdır. Ülkeden ülkeye
yayılma temelinde yürütülemez. Örneğin, ne zaman ABD'de teknolojik ilerlemenin
ya da ekonomik büyümenin biraz kısıtlanması öne sürülse, insanlar histeri
krizlerine tutulup, teknolojide geri kalırsak Japonlar'ın bizi geçeceğini
söylüyorlar. Kutsal robotlar! Japonlar bizden daha çok araba satarsa, dünya
yörüngesinden fırlar! (Milliyetçilik teknolojinin en önemli
destekçilerindendir.) Çin, Vietnam ve Kuzey Kore gibi diktatörlükle yönetilen
uluslar ilerlerse, sonunda diktatörlerin dünyaya hakim olacağı iddia
edilebilir. Bu da endüstriyel sisteme mümkün olduğunca her yerde aynı zamanda
saldırılmasının bir nedeni. Doğru, endüstriyel sistemin her yerde aynı zamanda
yıkılacağının bir garantisi yok ve sistemi yıkma girişiminin diktatörlerin
egemenliğine yol açması bile mümkün. Ama bu, göze alınması gereken bir risk.

Devrimciler, dünya ekonomisini birbirine bağlayan anlaşmaları
desteklemeyi düşünmelidirler. NAFTA veya GATT gibi serbest ticaret anlaşmaları
kısa vadede doğaya zarar verebilir, ancak ülkelerarası ekonomik bağımlılığı
güçlendirdiğinden uzun vadede yararlı olabilir. Güçlü bir ulusun yıkılmasının
tüm endüstriyel ulusların yıkılmasına yol açacağı denli birleşik bir dünya
ekonomisi oluşursa, sistemi dünya çapında yıkmak daha kolay olur.

Devrimcilerin sisteme, belli oranda, modern teknolojiyi kullanmadan
saldırmaya çalışmasının bir yararı olmaz. En azından mesajlarını yaymak için
iletişim medyasını kullanmalıdırlar. Ama modern teknolojiyi sadece bir tek
amaç için kullanmalıdırlar: Teknolojik sisteme saldırmak.

Yanında bir fıçı şarapla oturan bir alkolik düşünün. Onun kendi
kendine şunları söylediğini farzedin: "Aşırıya kaçılmadan içilirse şarabın
zararı yoktur. Hatta dediklerine göre az miktarda şarap faydalıdır bile! Eğer
sadece ufak bir kadeh içersem bana bir zararı dokunmaz.." Daha sonra ne
olacağını hepiniz biliyorsunuz. Teknolojik toplumun aynen bir fıçı şarabın
yanıbaşındaki bu alkoliğe benzediğini asla unutmayın!

Uno Bomber
eXpress Dergisi


Unobomber'in manifestosu
http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=404
Emre Sururi tarafından, 24/03/2001 tarihinde gönderildi.
Epigraf: Online Türkçe Edebiyat Arşivi | http://epigraf.fisek.com.tr

epigraf     Bir önceki eser:   Ayazda Bir Yürek / Uğur Kökden
<<< -- Rasgele bir eser -- >>>
   Bir sonraki eser:   S. / John Updike