Epigraf, Uzak Ülke projesinin elemanıdır

Bir adam varmış ve bu adam bir gün, çıktığı bir gezide diyelim, ölmüş. | Emre Sururi

Merhametin Yazısı / Ogan Güner


Ursula LeGuin, onun için, "Bizim de yerli malı bir Borges'imiz var ve farkında
değiliz" demişti. Yazmaya 14 yaşında başladı, bir daha da hiç durmadı. 1982'de
öldüğünde geriye kırktan fazla bilim-kurgu romanı ve iki yüzün üstünde öykü
bırakmıştı.


Bilmeyenlere Philip K. Dick adını tanıtmanın belki de tek yolu Blade
Runner ve Total Recall filmlerinin onun kitaplarından uyarlandığını söylemek
olabilir. Bir başka bilim-kurgu yazarı Brian Aldiss'e göre o "Stapledon'dan bu
yana bilim-kurgu tarzında ürün vermiş ilk büyük dahi, bir Dickens ve
Dostoyevski karışımı..." Aslında son zamanlarda, hele postmodernistler
kendisini keşfedeli beri almadığı övgü kalmadı. İşte size iki tane daha:

"Bence Dick, 21. yüzyılın en büyük yazarlarından, kuantum çağının `kurgusal
filozoflarından' biri." (İmza: Timothy Leary)

"Bizim de yerli malı bir Borges'imiz var ve farkında değiliz." (İmza: Ursula
LeGuin)

Bu övgüleri birkaç sayfa daha devam ettirmek mümkün ama tüm övgüler gibi
bunlar da Philip K. Dick'in kim olduğunu anlamamıza pek yardım etmez. İyisi
mi, biz size PKD'nin kendisini anlatalım.

Philip K. Dick 16 Aralık 1928'de ikiz kardeşi Jane'den yirmi dakika
önce dünyaya geldi. Bir ay sonra 26 Ocak'ta Jane, muhtemelen kötü bakım ve
yetersiz beslenme yüzünden öldü. Bu tarih en az doğum tarihi kadar önemli,
öünkü Phil, saplantılar, fobiler, paranoya, şizofreni ve daha bir sürü terim
arasında sürüp giden hayatında her zaman Jane'le özdeşleşecek, onu arayacak,
onunla diyaloglara girecek ve hatta kimi sevgililerini kafasındaki Jane tipine
göre seçecektir. Bir noktadan sonra Jane'le olan ruhani ve ebedi ilişkisi
yüzünden olsa gerek kendisinin aslında lezbiyen olduğunu söyleyecektir. Hemen
hemen her kitabında varolan siyah saçlı kadın elbette Jane'dir.

Bir dergi yazısına uygun düşecek şekilde, küçük yaşlarda başlayan
bilim-kurgu tutkusunu belirttikten sonra, yılları hızla geçebiliriz. Bir
plakçı dükkanında çalışır uzun süre; Los Angeles'ta bir plak şirketinde
kendisine önerilen işi geri çevirir, ama hayatının sonuna kadar Kaliforniya
yuvası olacaktır. Bilim-kurgu öyküleri yazmaya başlar, iki defa üniversiteye
gitmeyi dener, beceremez. 18 yaşındayken sadece altı ay sürecek ilk evliliğini
yapar.

Bilim-kurgu Amerika'da, özellikle o dönemde, kimsenin iplemediği,
sadece satışa dayalı bir tür olarak görülmektedir. Ama genç yazarlara
yazdıklarının parasıyla zar zor da olsa geçinme şansını veren bir tür... Phil
de bu avantajı kullanır. Arka arkaya önce öyküleri sonra da romanları
yayımlanır. (Romanlarını sıralamaya girişmemi herhalde tercih etmezsiniz,
çünkü ne kadar inanılması zor olsa da PKD hayatı boyunca kırktan fazla roman
ve iki yüzün üstünde öykü yazdı. Bu kadar abartılı bir sayının önemli
nedenlerinden biri de ödenen komik telif ücretleriyle geçinebişlmek için genç
bilim-kurgu yazarlarının hiç durmadan üretmek zorunda olmasıydı.)

1950 yılında Berkeley'in entelektüel çevresinden Yunan asıllı, Kleo
ile evlenir. Gittikçe roman üzerinde yoğunlaşır, Time Out of Joint, The World
Jones Made gibi romanlarıyla bilim-kurgu piyasasında belli bir yer edinirken
ana temalarını da oluşturur: 1.Gerçeklik nedir? 2. İnsan nedir? Bilim-kurgu
dünyasındaki safını da gayet net bir şekilde Isaac Asimov ve takipçilerinin
tam karşısında seçecektir. Asimov'un yaptığı, bilmem kaç yıl sonrasında
teknolojinin varabileceği boyutları mantıki bir şekilde hesaplayarak bir dekor
yaratmak ve sıradan bir hikaye anlatmaktır.

Oysa kendilerine A.E Van Vogt'u öncül olarak seçen Phil gibi genç
yazarlar önce bir fikrin oluşturulması gerektiğini, fikri kurduktan sonra bunu
anlatmaya uygun her ortamın ve her teknolojinin sınırsızca kullanılması
gerektiğini savundular. Alternatif fikirler üretme konusunda, "ya şöyle
olsaydı..." deme konusunda Phil'in eline su dökmek zordu. Daha küçük yaşlardan
itibaren psikologlar arasında mekik dokumaya başlayan Phil kısa bir zamanda
tüm psikoloji literatürünü hatmederek başedilmesi zor bir hasta olmuştu. Yunan
edebiyatından teknik konulara, mistisizmden müziğe kadar geniş bir ilgi alanı
vardı. Ama asıl enerjisi insanlara dönüktü. Kitaplarındaki tüm karakterler
kendisi ve çevresindeki insanlardan oluşuyordu. Başından sonuna dek tüm
romanlarının temelinde caritas (merhamet) yatıyordu.

Enetelektüel bir WASP olan Anne'le üçüncü evliliğini yaptıktan sonra
en ünlü romanlarından birini, The Man in the High Castle'ı yazarak Hugo
bilim-kurgu roman ödülünü kazandı ve yazar olarak yerini sağlamlaştırdı.
Alternatif tarih romanlarının en ilginçlerinden biri olan bu yapıt, İkinci
Dünya Savaşı galiplerinin, Amerika'yı paylaşmış Japon ve Almanlar olduğu
savaş-sonrası dönemde geçer. Herşey tersine dönmüştür, Amerikalılar artık sarı
ırk karşısında aşağılık kompleksleri içinde kıvranmaktadır. Kitapta, elden ele
dolaşan ve `ya savaşı Amerika kazansaydı' varsayımı üzerine kurulu bir başka
roman ve bu romanın yüksek bir kulede yaşayan yazarı odak noktasıdır. Egemen
kültür Uzakdoğu kültürü olduğundan kimse Çin fal kitabı I Ching'e danışmadan
adım atmaz. Romanın sonunda yüksek kuledeki yazarın kitabını I Ching'e
danışarak kurguladığı çıkar ortaya. İşin daha da hoş tarafı Phil de kitabı I
Ching'e başvurarak kurgulamıştır. Tam bir döngü yani...

Phil bir yandan dur durak blimeden (amfetaminler ve kahve sağolsun)
romanlar yazarken, bir yandan da Anne'le tipik sayılabilecek bir orta sınıf
hayatı sürüyordu. Ama '60'lı yılların bolluk ortamı eski ilgi alanlarından
biri olan ilaç kullanımını inanılmaz boyutlara çıkarmasına da yardım ediyordu.
Anne'den ayrıldığı '64 yılından itibaren Berkeley'in marjinal hayatının en
renkli simalarından biri oluverdi. Evinde her gece parti vardı, bir-iki gün ya
da birkaç aylığına başını sokacak bir yer arayan, Phil'in açık kapısından
içeri süzülür ve Tanrı misafiri olarak karşılanırdı. Onu bu ortama çeken komün
ruhu, herkesin isteklerine değer vermesiydi. Phil kendisine ilgi
gösterilmesini istediği kadar, belki de daha fazla, insanlara ilgi göstermeye,
onları kanatları altına almaya eğilimliydi. Aynı dönemde hayatında önemli bir
yer tutacak olan, İsa'nın gerçek hayatıyla ilgili araştırmalar yapan James
A. Pike diye ilginç bir rahiple dost oldu. Hatta A Maze of Death kitabının
önsözünde, dinle ilgil sohbetleri dolayısıyla adını andığı bu şahıs İsa'nın
izinde çöllerde öldüğünde onun ruhunun kendi ruhuna geçtiğini bile düşündü.
Gerçeklik ve ilahi varlık konusundaki sohbetleri Phil'in kafasında yepyeni
soruların ve sayısız alternatif yanıtın oluşmasına neden olacaktı.

Sıra geldi Phil'in dördüncü ve son olmayan eşi Nancy'ye. Niye eşlerini
bu kadar ısrarla sıraladığımı merak edebilirsiniz. Madem dördüncüye kadar
geldik bir parantez açabiliriz. Phil'in hayatı evliliklerine göre dönemlere
ayrılıyordu. Bir eşinin ifadesine göre o "zincirleme monogamiden yanaydı". Tüm
eşlerini delicesine sevmiş, bu yüzden de kaçırmıştı. Evli olmadığı zamanlarda
dağıtır, pek bir şey yazmazdı. Asıl yaratıcılığı evlenip de tüm fobileri geri
geldiğinde, aylarca evden dışarı çıkmadığı zamanlarda depreşirdi. Nancy ile
birlikte olduğu dönemde de Do Androids Dream Of Electric Sheep? ve Ubik gibi
iki başyapıt daha üretti. Birinci roman Blade Runner filminin uyarlandığı
roman. Ama filmden hayli farklı olduğunu söylemek gerek. Ubik ise, Luna'da
sıkışıp kalmış bir dizi, hepsi birbirinden garip karakterin kendi alternatif
dünyaları içinde gerçekliğe ulaşma çabalarını anlatır. Bir keresinde bir
öğrenci William Burroughs'a ölümden sonraki hayata inanıp inanmadığını sormuş.
O da "şu anda ölü olmadığını ne biliyorsun?" diye karşılık vermiş. İşte Ubik
bu tekinsiz, bıçak sırtı ortamı anlatan ve Phil'in Fransa'da bulunan, Alfred
Jarry'nin bıraktığı mirası taşımayı misyon edinmiş (aklınıza gelen çılgınca
fikirleri oyun ya da romana dönüştürün!) College du Paraphysique'e onur üyesi
olarak kabul eidlmesini sağlayan bir roman.

Nancy'den boşandığında yıl '70'dir ve dönem Nixon dönemidir. Phil,
FBI, CIA ya da başka gezegenden gelen pek iyi niyetli olmayan kişilerce takip
edildiğinden ciddi bir biçimde şüphelenmektedir. Bilumum yere mektuplar yazar,
kendisinden ne istediklerini sorar, ama boyun eğmez bir tavrı vardır, ağzından
laf alamayacaklarını haykırır. Bir gün eve geldiğinde ortalığı darmadağın
bulur. Çok değer verdiği bilim-kurgu dergilerini ve özel dosyalarını sakladığı
çelik dolap bir patlayıcıyla havaya uçurulmuştur. İlk tepkisi, "Tanrım,
şükürler olsun paranoyak değilim!" olur. Eve kimlerin geldiği bir ütrlü
anlaşılamaz. Phil bu sefer korkudan çıldırmış bir halde yine mektuplar
döşenir: Emniyet müdürlüğü, FBI, CIA, insan hakları kurumları... Ama bu olay
bir sır olarak kalacaktır. Psikolojik durumu gittikçe kötüleşmektedir. '72'de
ilk defa Kaliforniya dışına çıkar ve onur konuğu olarak davet edildiği
bilim-kurgu konferansına katılmak üzere Vancouver'e, Kanada'ya gider ve bir
yıla yakın orada yaşar. Aşık olmayı denemekte, ama her seferinde çuvallamakta,
daha da kötüleşmektedir. Bir süre, eroin kullanmadığı halde eroin tedavisi
gördüğü bile rivayetler arasındadır. Nihayet geri döner ve Tessa'yla tanışır,
kurtulur. Phil 44, Tessa 18 yaşındadır. Birbirlerine aşık olurlar ve Phil iki
yıl aradan sonra hem tekrar bağlanabileceği birini bulur hem de yeniden
yazmaya başlar. Bu sefer ortaya çıkacak olan '60'larda içinde yaşadığı
uyuşturucu altkültürüyle ilgili bir başyapıt, A Scanner Darkly'dir. O dönemde
tanıdığı, bir kısmı aşırı dozdan ölmüş, bir kısmı da kalıcı arazlarla hayatını
sürdüren dostlarına adanmış trajik ve o derece komik, içten bir roman. Zamanla
beynin iki yarısının birbirinden bağımsız işlemesine neden olan Substance D
bağımlısı bir gizli polis ile bir torbacının, aslında aynı kişi oldukları
"gerçekliğini" kaybederek birbirlerine karşı mücadeleye girişmelerini ve bu
mücadelenin Substance D'nin asıl üretim yeri olan polis kontrolündeki bir
rehabilitasyon merkezinde son bulmasını anlatan bir hikaye. Phil nihayet
"gerçeğin şaşkınlık verici derecede basit olduğunu" keşfetmiştir. Gerisini siz
düşünün...

'74 yılının Şubat-Mart dönemi Phil'in hayatını altüst eder. Bu iki ay
boyunca bir dizi vahiy hasıl olur kendisine. Herşey bilgi yüklü pembe bir ışık
huzmesinin kendisine, oğlunun doğuştan gelen bir hastalığı olduğunu, vakit
yitirilmeden hastaneye götürülmesi gerektiğini iletmesiyle başlar. Phil
söyleneni anlar, eski karısını razı ederek hastaneye giderler. Gerçekten
çocukta doğuştan gelen bir hastalık vardır. Acilen ameliyata alınır ve
kurtulur. Vahiyler iki ay boyunca aralıklı olarak devam eder. Tanrıyı ya da
kendi deyimiyle VALIS'i (Vast Active Living Intelligence System - Yoğun Aktif
Yaşayan Zihin Sistemi) mi görmüştür? Cevaplamak bize düşmez. O günden
başlayarak bu dönemi sorguladığı bir günlük tutmaya bşlar. Exegesis adını
verdiği bu defterler öldüğünde üç bin sayfayı bulacaktır. Tabii romanlar da
cabası. İlk önce Radio Free Albemuth gelir. Başlıca karakterler bilim-kurgu
yazarı Phil ve bir plakçıda çalışırken pembe ışığı gören, daha sonra bir plak
şirketinin teklifini kabul ederek Los Angeles'a taşınan (alternatif Phil!)
Nicholas Brady'dir. Nixon'ı fazlaca andıran faşist bir başkanın yönetimi
altındaki Amerika'da ilahi mesajı yaymak için çabalayan iki adamın hikayesi.
Aslında bu roman '78'de yazılan Valis'e bir hazırlıktır. Valis, Exegesis'ten
alıntılarla genişleyen, genişleyen, genişleyen ve hiçbir sonuca varmayan ya da
bütün sonuçları birden kapsayan Horselover (hem Philip isminin asıl anlamı,
hem de parasız günlerinde ucuz at eti yediği günlerde kendine taktığı isim)
Fat (Dick'in Almanca karşılığı olan şişko) ile Philip K. Dick'in ve
dostlarının ilahi varlığın peşinde koşmalarını anlatır. Çılgınlık doruk
noktasındadır...

Peki ya Phil? Tessa'dan çoktan ayrılmıştı ve hatta evlenmeden yaşamayı
öğrenmeye başladığı bile söylenebilirdi. Mutlu muydu? Kendisi "evet" diyordu.
Blade Runner filminin galasından kısa bir süre önce art arda gelen kalp
krizleri sonucunda 2 Mart 1982'de öldü. Nereye mi gömüldü? Elbette Jane'in
yanıbaşına.

Ne de olsa kendisi de dememiş miydi: "Aman Tanrım! Hayatım tıpkı en az
on romanımın ya da öykümün izleği gibi... Ben herhangi bir PKD kitabından
alınma bir karakterim."

Ogan Güner

.......................................................................
Yayıncısına gönderdiği hayat hikayesinde kendini şöyle anlatıyor: "PKD San
Rafael'de yaşamakta ve halusinojenik maddelerle ilgilenmektedir. Birçok fobisi
vardır ve nadiren dışarı çıkar. Uyarı: Sakın borç vermeyin. Üstelik
haplarınızı da yürütür. Herhangi bir PKD kitabından alınma bir karakterdir."
.......................................................................

Türkçe'de Philip K. Dick

PKD'nin 1971 yılında iki romanı, Reha Pınar tarafından çevirldi, Okat
Yayınları tarafından basıldı: "Uzayda Suikast" (Solar Lottery) ve "Yaratılan
Dünya" (The World Jones Made). Malesef yeni baskıları yok. Metis Yayınları
tarafından basılan "Asker Kaçağı / Savaşa Karşı Bilimkurgu Öyküleri"
derlemesinde "Alacakaranlıkta Kahvaltı" ve "Aldatmaca Oyunu" adlı iki öyküsü
yer aldı. Ridley Scott'un ünlü "Blade Runner" filmine baz olan "Do Androids
Dream of Electric Sheep?" (Androidler de Elektrikli Koyun Düşler mi?) romanı
yakında ya Metis ya da Korsan tarafından yayınlanacak.

Ogan Güner
eXpress sayı:68, 13 Mayıs 1995


Ogan Güner'in hazırladığı, Philip K. Dick aratşrıması
http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=295
Emre Sururi tarafından, 09/02/2001 tarihinde gönderildi.
Epigraf: Online Türkçe Edebiyat Arşivi | http://epigraf.fisek.com.tr

epigraf     Bir önceki eser:   Burukluk / E.M. Cioran
<<< -- Rasgele bir eser -- >>>
   Bir sonraki eser:   Karanlığı Taramak / Philip K. Dick