Epigraf, Uzak Ülke projesinin elemanıdır

Çiçeğim, bu yaşamak değil / Tek tek / Ne geceler bir şeye benzer, ne yollar böyle / Tek tek | Fazıl Hüsnü Dağlarca, Yalnızca

Şiirde Geçmiş / Melih Cevdet Anday


Doğrusu aranırsa, Yahya Kemal de, Nâzım Hikmet de iyi bir şiir eleştirmesinden geçmemişlerdir, bu ozanların şiirimizde yaptıkları gereğince anlaşılmamıştır; sadece birer bayrak gibi sağcıların ve solcuların ellerinde dalgalanmalara bırakılmışlardır ikisi de. Ozanları siyasal, toplumsal görüşlerinden soyutlayarak (tecrit ederek) ele almak gerektiğini söylemek istediğim sanılmasın; ancak bu tip görüşler bir şiirde ne denli yer tutarsa tutsun, ozanın düşünceyi duyumsal olarak algılayışı, yaşantısının ne denli sanat biçimlerini etkilediği (ki bunun içine o ozanın salt şiire özgü yeğlemeleri de girer), heyecanı dile getiren konum ve yapı özellikleri, yazın denilen uğraşa özgü ölçütleri gerektirir. Siz bana, bir ozanın düşüncelerini, inançlarını söyleyin, onun üstüne bir kanı edinmiş olmam. Mutlaka okumam, onun şiirlerini bilmem, beğenime vurmam gerekir. Özel yaşamını bile belki sonradan merak ederim. Sözgelişi, Wallace Stevens’in iyi bir aile babası ve çalışkan bir sigorta ortaklığı müdürü olduğunu öğrenince ona olan hayranlığım ne arttı, ne azaldı.

Giderek çağımız, sadece “metinde olan” dan sonuca varmaya yönelik dilbilimsel eleştiri çeşitleri de tanımıştır. Dahası, doğru–yanlış yargısı ile hiçbir ilintisi bulunmayan bir zanaat, büyü, arınma alanıdır da şiir. Nitekim Ernst Fisher de Sofokles’i anlatırken, onun, çağına bağlı olarak eskide kalan yanı ile, sürüp gelen canlı yanı arasındaki ayrımı bu görüşe dayanarak belirtir. Bir şiirden hoşlanıp hoşlanmama konusu, demek ki okurun ondan duygulanması ise, dolaysız bir algılama eylemidir, düşünsel süreçleri gereksemeden varlığını sürdürür.

Divan şiiri ile Yahya Kemal arasındaki ilinti, nedense çok yaygın söylentilerden biridir. Ben hiçbir zaman bir benzerlik bulamamışımdır. Nedense deyişim de bundan, böylesi bir söylentiye katılmanın güçlüğünü belirtmek için duyduğum istekten olmalı. Gerçekten de Yahya Kemal’in Divan ozanları ile bir çizgiye sokulması pek üstünkörü bir görüştür. Ama bu ozanımızı eski, geri, gelenekçi (keşke bütün ozanlarımız geçmiş yazınımızdan kendilerine ustalar bulabilselerdi!) sayma anlayışının bir nedeni de bu değil midir? Yahya Kemal, Divan ozanlarının ağzına öykünerek şiirler yazmıştır, çünkü Divan ozanlarındaki Türkçe “ses”, bütün Tanzimat boyunca yitmişti, ama iş bununla da bitmiyor, Osmanlı dönemini bir esin kaynağı olarak da kullandı o. Ne demektir ozanın geçmiş bir dönemden, tarihten, tarihsel zamandan esinlenmesi? Bir inceleme yazısı olmayan bu yazımda işte yer elverdiğince bu konu üzerinde durmak istiyorum. Araya sokuşturuvereyim, ben de geçmişe uzandım kimi şiirlerimde, Troya, Likya masallarından, Hitit tarihinden esinlenmeyi denedim. Ama niyetim hiç de o dönemleri geri getirmek değildi. Neyse...

Sayın Cevat Çapan’ın, Yorgo Seferis ’in şiirini ve denemelerini içeren Üç Kırmızı Güvercin adlı bir çevirisi vardır. Bu bilincimiz Değişen tiyatro gibi özgün yapıtlarında değil yalnız, çevirilerinde de büyük başarılara erdiğini kaç kez yazmışımdır. Üç Kırmızı Güvercin’i de arada bir açıp okurum. O kitapta Seferis’in “Kavafis ile Eliot – Bir Karşılaştırma” adlı ilginç bir denemesi var ki, ilk okuduğumdan beri bana hep Yahya Kemal’in Türk şiiri içindeki durumunu düşündürmüştür. Neden diyeceksiniz? Anlatayım!

1961’de Nobel armağanı kazanan ve 1972’de ölen Yunanlı ozan Seferis, kendinden önce ölmüş başka bir Yunanlı ozan olan Kavafis’i, dünyaca ünlü İngiliz ozanı T.S. Eliot ile karşılaştırdığı o denemesinde, her iki ozanın “geçmiş” üzerinde duruş ve onu değerlendiriş biçimlerine ilişkin ilginç görüşler atar ortaya; Eliot, I. Elizabeth ve II. James çağı oyun yazarlarının, metafiziksel ozanların ve John Donne’un, Dante’nin etkilerine şiirini açık tutmuştur, Hint felsefesi ile de ilgilendiğini biliyoruz. Bunları neredeyse övünerek yazdı, “Bu çizgiden yola çıkan benden başka ozan yoktur” dedi. Geçmişe bakışını şöyle açıklıyordu: “Tarih duygusu, geçmişin geçmişliğinden başka şimdiliğinin kazanılmasını gerektirir; yazara zaman içindeki yerini, çağdaşlığını en kesin biçimde duyurur.”

“Ben tarihsel bir ozanım” diyen Kavafis de kendisine Hellenistik çağı esin kaynağı olarak seçmişti, bu elbette o çağa dönüş dileğini içermiyordu. Tarihçilerin “Ölüyü sorguya çekmek” diye tanımladıkları geçmiş, bir ozan için bir yaşantı hazinesi, kendi duygusal bireyi için bir nesnel dayanak olmasın mı? Eliot “Çorak Ülke”nin dördüncü bölümündeki,


Fenikeli Flebas, on beş gün önce ölen
Unuttu martıların sesini, denizin yükselişini,
Kârını, zararını.
Dipten bir akıntı fısıl fısıl
Ayırdı etini kemiğinden. Alçalıp yükselerek
Girdaba kapılmadan
İster Hıristiyan olsun, ister Yahudi
Siz ey dümende durup rüzgârı kollayanlar,
düşünün
Eskiden sizin kadar yakışıklı ve boylu olan
Flebas’ı.



parçası ile “geçmiş”ten söz ediyor diye “eski” sayılabilir mi hiç?
Eliot “yeni”yi bulmak için uzanmıştı eskiye. Kavafis’in,


Sakın güvenme, sınırlı, güvenli, sıkıcı
Hayatında böyle göz kamaştırıcı,
tüyler ürpertici şeyler olmayışına.
Belki de tam şu anda giriyordu Thodos
Komşularından birinin önceden belirlenmiş
evine
Elinde – görünmeyen, gövdesi,
Böyle korkunç bir kelleye.




şiiri, unutulan geçmişin değil, korku veren günün öyküsü değil midir? J.P. Sartre, Paris Alman işgali altındayken oynattığı, sinekler adlı oyunu ile Orestes söylencesini (efsanesini) yeniden ele alıyordu. Geçmişe her dönüş, geriye dönüş değil, kimi de günümüze yöneliş çabasıdır. Çünkü karmaşıktır günümüz, yorumlanmamış, ayıklanmamıştır. Mistik bir ozan olarak da tanınan ünlü İngiliz ressamı William Blake, melek resimleri yaptığı halde kilisece aforoz edilmişti, çünkü “din”’i “estetik”’e çevirdiğini çakmışlardı papazlar. “Geçmiş” gibi “konu” da bir sanatçıyı “eski” ve “geri” kılmaz.

Yahya Kemal’de Osmanlı dönemini, Divan şiiri, eski İstanbul sanıyorum ki, işte öylesine estetik sürecinden geçmedir. Burada onun şiirindeki “geçmiş” motifini incelemeye kalkacak değilim, fakat bunun bir inceleme konusu olabileceğini sanıyorum.

Sandım ki güzelliğin cihanda
Bir saltanatın güzelliğiydi



dizeleri, elbette Osmanlı saltanatını anımsatıyor, ama bu benzetişe belki de “sevgili” den gidilmiştir.


Günler kısaldı; Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharı



Ya da,

Kandilli’de eski bahçelerde
Akşam kapanınca perde perde
Bir hatıra zevki var kederde.



gibi parçalar şiir, “eski”nin “yaşanan” an oluvermesinden doğmaktadır sanki.


Büyük Itrî’ye eskiler derler
Bizim öz musikimizin piri,
O kadar halkı sevk edip yer yer
O şafak vaktinin cihangir,
Nice bayramların sabah erken
Göğü top sesleriyle gürlerken
Söylemiş saltanatlı Tekbir’i




İşte gene “saltanat” çıktı karşımıza; ama bu şiir ne Osmanlı propagandasıdır, ne de din. (Dinsiz olduğunu söylemişti, 1071’de başlattığı tarihimizin geri getirilemeyeceğini de.) Itrî şiirinde sadece “söyleyiş”teki “düz konuşa” inadıdır ortaya çıkan. Cevat Çapan’ın kitabında okudum: Rémy de Gourmont, Flaubert için, “O bütün duyarlığını eserlerine dökmüştür, kitapları dışında bizim için pek önemi yoktur onun” demiş. Çoğu sanatçı için doğru çıkar bu söz. İmdi, yapıtları bir yana bırakıp, için için hoşlansak da bir yana bırakıp yaratıcıları söylediklerine, yaptıklarına göre değerlendirmeye kalkmak, evet, bir araştırma yolu biçimidir; ama yapıtın açıklamasını tümden orada aramak bizi yanıltabilir. Yahya Kemal, “yeni”, “ulusal”, ve “gelenekçi” bir şiirin ardındaydı. Ne denli başardı bunu, bırakalım şimdi. Fakat hemen bütün antolojilerde en çok ona yer ayrılışı nedendir?

Onda beni şaşırtan , zaman zaman düşkünlük gösterdiği “Ey müfettih-ül ebvâb..” benzeri şiirleridir. Yoksa yukarıya aldıklarımı ve onlar gibi olan daha birçoklarını, sanıyorum ki, seven çok, fakat ondan söz açılınca “eskimiş” deyiveriyorlar. Sağcıların Nâzım Hikmet için “Peki ama ideolojisi?” demeleri gibi. Sana ne? Sen okuduğun şiire bak. Korkmadan sevelim sevdiğimiz şiirleri.

Ama Osmanlıcı solcularımız yarın Yahya Kemal’i ilerici saymaya kalkarsa ben yokum.

(Kasım, 1975)

Melih Cevdet Anday
Seçmeler, Melih Cevdet Anday, Yapı Kredi Yayınları, 1992


Melih Cevdet Anday'ın 'Şiirde Geçmiş' isimli incelemesi
http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=650
Özalp Balaban tarafından, 27/08/2001 tarihinde gönderildi.
Epigraf: Online Türkçe Edebiyat Arşivi | http://epigraf.fisek.com.tr